gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2015 Cuma

Gaziantep : Etin başkenti, belediyeciliğin kralı, yaşanılası şehir

Biz G.Antep'i çok seviyoruz.Bayram tatili öncesi eşimin K.Maraş'ta bir işi vardı ve önce K.Maraş'a oradan da G.Antep'e geçmeye karar verdik.Duru doğmadan önce eşimin iş gezilerine salça olmuşluğum çoktur.Bir dönem çok sık Kayseri'ye giderdi ben de peşinden.Kayseri çarşıları benden sorulur;) Duru'ya bakmak için bir yıl ücretsiz izin aldığım sene de kızı kucaklayıp her yerlere gitmiştim, bir keresinde kucağımda Duru ile günübirlik G.Antep'e de gelmiştim.

Gezme dendi mi bende akan sular durur.Valize atmak için her daim hazır küçük bir makyaj çantam, ayrıca içinde diş fırçaları, günlük pedler,normal pedler, ağrı kesiciler,mide ilaçları, sabun, lens solüsyonu ve lens kutusu gibi acil günlük ihtiyaçları içeren bir ikinci makyaj çantam daha var.Bunların yanına iki üç parçada kıyafet attım mı valizim hazır olur.

Otele yerleşme aşamasındayız ve Duru çok sinirli.Muhtemelen çok aç:


Sinirli Duru korkunç bir şeydir.Bir tür canavar:) Laf dinlemez, uyum sağlamaz, böyle pis pis bakar, kaşlarını çatar filan.O yüzden hemen hazırlanıp Halil Ustamıza gittik.Halil Usta  bir İmam Çağdaş gibi turistik değildir ama bence mutlaka gidilmelidir.

Mesela bakın bu salatası bile enfestir:

 
Bu da salata mutlusu ben.Tişörtümü bir kaç gün önce bayıla bayıla almıştım.Çok havalı buluyordum, neşeyle giydim.Ta ki Halil Usta'da tam karşısına oturana kadar tişörtüme dikkat etmeyen Murat kaşlarını merakla çatıp "Kola mı verdi bunu?" diyene kadar.Hahaha. Ya benim cool tişörtümü adam promosyon tişört sandı iyi mi:) E sonra bir anda ben hariç HERKESİN{normal bakış açısına sahip insanların} öyle düşüneceğini farkettim:)) Tişörtümün havası söndü sayın okur!


Simit kebabı ve küşleme:




Duru'ya baharatsız küşleme istedik.Çok beğendi, hemen hepsini yedi.Bu fotoğrafta tıpkı küşleme eti gibi sinirleri alınmış, pamuk gibi bir Duru var:



Çıkışta hayvanat bahçesi için geç olduğundan Turkcell Bilim Müzesi'ne gittik.İlkokula giden çocuklar için mutlaka gidilmesi gereken bir yer.Fizik deneylerle anlatılıyor.Pek beğendim.Biz Duru küçük olduğundan işin daha çok eğlence kısmındaydık.İşte size astronot ailemiz:



 
Bu da garip bir tür:) Kafası Duru yandan görünen de benim vücudum:)

 
Yorgun argın otelimize döndük.Hemen yatıp uyuduk.Sabah kahvaltıdan sonra bu kez istikametimiz G.Antep Hayva.nat Bahçesi:



Buraya Duru'ya hamileyken ve Duru küçükken de gelmiştik.Duru geçen sefer hemen hiç bir şey anlamamıştı bu kez daha bir tanıyarak gezdi sanki:

 
Küçük bir ayı yavrusu:



Bir kaplan:



Aslan kafesinin önünde aslanla bir selfie çekilelim istedik.Aslan yürüyüp gidince sadece biz kaldık.#boşkafesselfie :)




Ne şirin bir timsah evi girişi:



O şirin girişten sonra bu soğuk hayvanlar! Duru gerçi bunların anne kız olduğunu iddia ederek olayı biraz romantikleştirse de sonuçta "timsah"!




Su samuru {sanırım}:



Fil:

 
 
Sonra safari yazan bir kapı gördük.Önünde sıraya girdik.Bir süre sonra insanlar gelip bizim önümüzde yandan yandan sıraya girmeye başladılar.Oysa sıra arkaya doğru gider! Bunu yapanlar da kocaman insanlar.
 
Kapı açılınca bir otobüs gördük.Neredeyse Allah Allah nidalarıyla otobüse koştular.Ben kendime yakıştıramıyorum bu koşturma, başkasını ite ite yerleşme halini.Daha iyi manzara ya da oturacak yer için bir başka insanın hakkını yemeye, o strese gerek var mı?
 
Kocaman bir amca almış yanına eşini, kızını ve oğlunu herkesi ite ite en iyi(!) yeri kaptı.Biz Murat'la neredeyse ayakta kaldık.Ben bir yer buldum Duru'yu kucağıma aldım, bir beyefendi de koca kızını annesinin kucağına yollayıp Murat'a yer açtı.İşte o sıraya girmeyi bilmeyen amca da bize yer veren beyefendi de aynı ülkede , aynı eğitim sistemiyle yetişmiş ,gelmiş.Bir yandan moralim bozuluyor bir yanda umutlanıyorum.
 
Atlar, geyikler, ceylanlar, tavuklar, tavuskuşları gibi yırtıcı olmayan hayvanlar hayvanat bahçesinin bir bölümünde serbestce geziniyorlar.Üstü açık bir otobüsde gezinirken hayvanları seyrediyorsunuz:



Safari otobüsünde , Murat da arkamızda görünüyor:




Hayvanat bahçesi çıkışı bu kez İmam Çağdaş'a gittik.Murat'ın tişörtü ters giyilmiş gibi görünüyor farkettiniz mi:) Yardımcı abla her seferinde bu tişörtü yazısına rağmen ters {ona göre düz şekilde} katlıyor.Biz karı koca acayip tişörtlerden hoşlanıyoruz sanırım:)

 
Ben bir Ali Nazik hastasıyımdır.Bu da hayatımda yediğim ennn iyi Ali Naziklerden biriydi.
 

 
Bu Murat'ın seçimi.Acılı ezme üzerine kuşbaşı et:




Bu da Duru'mun bol maydonozlu lahmacunu ve Duru'mun tatlı eli:




Ve bu da terbiyesizlik:) Resmen ayıp ya bu kadar lezzetli, bu kadar çıtır çıtır baklava, böyle enfess  şöbiyet mi yapılır! Rejimdeyiz biz sayın yetkili.


 
Yemekten sonra yola çıkıp Adana'ya geldik.2 anne kız günü sonrası İstanbul'a geçtik.Anne kız günler bir alttaki yazı İstanbul günleri de bir sonraki yazı olacak muhtemelen.
 
Herkese iyi haftasonları diliyorum.Bol bol eğlenin!

13 Ağustos 2015 Perşembe

Paris: Louvre Müzesi {Musée du Louvre}





Çok müze gezmeyi seven bir insan değilim.Ama ben eğer Paris'de Louvre müzesini görememiş olsaydım kesinlikle Paris'e bir kez daha gelecektim.Tur şirketinin hatası nedeniyle neredeyse de göremeyecektik.




Louvre müzesi Salı günleri kapalı ,tur Disneyland gezisini de çarşamba gününe koyunca  son gün harici Louvre müzesi için  zamanımız kalmamıştı.Son gün de saat 12de bizi otelden alıp havaalanına götürecekler.

Parisle ilgili genel olarak biraz çalışmıştım ama Louvre müzesi için daha sıkı bir araştırma yapmıştım.İyi ki de yapmışım.Tur rehberi sadece yarım gün için yine deli bir para belirlemiş.Duru müzeye ücretsiz girebiliyor ve eserleri anlayamayacak bir yaşta olduğu halde sırf Duru için 45 Euro istedi.O zamana kadarki rehberlik hizmetlerinden de pek memnun olmadığımız için bu tura katılmadık, kendimiz gezmeye karar verdik.

Yine de hakkını yemeyeyim biz kendimiz gideceğiz dediğimizde de bir kaç ipucu verdi ve hatta müzeye kadar götürebileceğini söyledi, sağolsun.Louvre'a daha önce bahsettiğim Benlux mağazasının karşısında bulunan kapıdan girmemizi önerdi mesela.Mağaza kartını istedim ve böylece ertesi gün taksiciye adres tarif sorunu yaşamadık:)

Bir gün öncenin yorgunluğunu atmak için biraz daha uzun uyuduk duş aldık falan dolayısıyla da tur arkadaşlarımızla birlikte gidemedik.Louvre müzesine şöyle erken gidin , aman işte şu kadar sıra beklersiniz dendiğinden ben kendimi içeri girememeye hazırlamıştım.

Benlux mağazasının hemen karşısındaki kapıdan girdik devasa bir sıra var.En az yarım saat bekleneceği garanti.Görevlilere yaklaşıp bunun bilet sırası olup olmadığını sorduk.Öyle ya bir de ayrı bir bilet sırası varsa boşuna beklemiş olacağız.Bizi sıraya sokmadılar ve çocuk arabasıyla inmemiz için asansöre yönlendirdiler.Tüm o sırayı beklemeden müzeye girdik!!!

İçerde bir bilet sırası olduğunu farkettik.Küçücük bir sıra ama yavaş ilerliyor neyse o sırada bir görevli geldi kredi kartıyla ödeme yapacaklar buradan gelsin dedi bizi alıp bir makinaya götürdü bileti de bir dakika içinde aldık mı:))

Ondan sonrasını işte Çok Gezen Çocuk isimli blogun şu yazısına borçluyuz.Tamamen yazıya sadık kalarak gezdik.Hatta gezimizi de yazının içine serpiştirdiğim fotoğraflarla anlatmak istiyorum.Aşağıdaki yazıda italik harfli yazılan yazılar tamamen Çok Gezen Çocuk blog yazarına aittir.

Yazının orjinalinde eserlerin fotoğrafları var bense bu yazıda bahsettiği eserlerin önünde çekilmiş kendi fotolarımızı  ekledim:)

Aşağıdaki rotayı izlediğinizde müzenin en önemli 9 başyapıtını görmüş olacak; eş dost sohbetlerinde konusu açıldığında rahatlıkla "ben de gördüm!" diyebileceksiniz.

00. Giriş


Louvre Müzesi devasa bir yer olduğu için girişi de çıkışı da oldukça zor. Özellikle yön duygunuz güçlü değilse, müze içinde kolayca kaybolmanız olası. Gezi güzergâhımızın ilk durağına gitmek için biraz zahmet çekeceğiz...

Meşhur Cam Piramit'ten girdiğinizde, tabelalardan bakarak doğruca Sully tarafına yönelin. Yürüyen merdivenlerin çevresinden dolaşıp sağ tarafınızda kalan D veya E kodlu asansörlere binin. "Mezzanine-accès aux collections" katında inin. Sully tarafına girip, "Louvre Médiéval" (Orta Çağ) bölümüne doğru yürüyün. Buranın girişinde sola dönün ve G kodlu asansöre binip 1. katta inin. İnince sağa dönün, aynı katta Salle des Bronzes'a (Tunç Salonu) girin. Doğruca 74. Oda'ya geçin. Odanın çıkışında, sağdaki C kodlu asansörleri göreceksiniz. Binin ve zemin katta "Antiquités grecques" (Antik Yunan) bölümünde inin. Rotamızın ilk yapıtı Venus de Milo (Miloslu Venüs) işte bu bölümde, 7. Oda'da bulunuyor. 


01. Vénus de Milo (Miloslu Venüs)

 
{İ.Ö. 100'lü yıllara tarihlenen Venus de Milo heykeli, hem müzenin, hem de dünyanın en ünlü heykellerinden biri. Antik Yunan heykelciliğinin en güzel örneklerinden biri. Aşk tanrıçası Afrodit'in (Roma'da Venüs) heykeli mi değil mi, kesin bir bilgi yok. 203 cm yüksekliğindeki mermer heykel, 1820 yılında Yunanistan'ın Milos Adası'nda bulunduğu için böyle adlandırılıyor. Her nasılsa vakti zamanında Fransa krallarından 18. Louis tarafından Paris'e getirilmiş ve Louvre'da sergilenmeye başlamış. Büyüleyici heykele bakarken şimdi var olmayan o kolları "acaba nasıl duruyordu?" diye düşünmeden edemiyor insan...} 





Bir sonraki yapıta gidiş: C kodlu asansöre yeniden binin ve 1. kata çıkın. Sola dönün, yuvarlak bir alana geleceksiniz, buradan yine sola dönün. Galerie d'Apollon'u (Apollon Galerisi) göreceksiniz. İçeri girin. Çevrenize bakınıp duvarlardaki eserlerin keyfini sürerken odanın bitimine ulaşacaksınız. Buradaki kapıdan Salon Carré'ye (Dörtgen Salon) geçiş yapın. Burayı da doğruca geçerek Grande Galerie'ye (Büyük Galeri) girin. "Diana chasseresse" (Avcı Diana) heykelinin hizasına geldiğinizde sağa dönün. Mona Lisa tam önünüzde size gülümsüyor olacak. 

Tam burada yazarın bahsettiği Apollon galerisine girdik odanın bütümündeki kapıdan Salon Carre'ye geçeceksiniz diyor ama bakıyoruz odada başka bir salona geçmek için açık bir kapı yok!
                                 
 
Ben "çok gezen çocuk" blogunun yazarına öyle çok güveniyordum ki gidip görevliyi buldum.Bir kapı olmalı dedim.Hakikaten de kapı varmış! Adam kapıyı açtı ve biz Dörtgen Salon'a geçtik:
 
 




 02. La Giaconda (Mona Lisa)

{Tüm zamanların gelmiş geçmiş en ünlü tablosu olan Mona Lisa'ya İtalyanlar La Giaconda, Fransızlar ise La Jaconde diyorlar. Leonardo da Vinci'nin bu ünlü eseri aslında 77 x 53 cm boyutlarında oldukça küçük bir çalışma. 1518 yılında, yapıldıktan kısa bir süre sonra dönemim Fransa kralı 1. Fransuva tarafından alınmış. 20. yy'a gelene dek, deyim yerindeyse kıyıda köşede kalmış bir eser olarak sergilenmiş. Tabloyu bugünkü ününe kavuşturan, yaşadığı maceralar olmuş. Özellikle 1911 yılında çalınmasıyla tüm dünyada duyulmuş.
Da Vinci'nin gölge ve ışık oyunları kullanarak göz kamaştırıcı, hatta sihirli bir görünüm verdiği bu çalışmanın sanatsal değeri zaten tartışılmaz. Ama dünyanın en çok ziyaret edilen, en çok hakkında konuşulan, yazılan, çizilen, en çok kopyalanan, üzerine en çok kitap yazılan bu tablosu, sanatsal yönünden ziyade artık şehir efsanesi halini alan spekülasyonlarla biliniyor. 

Tablonun baştan aşağı gizli simgelerle dolu olduğunu söyleyenlerden tutun da, tablodaki kadının -ki bunun aslında bir 'erkek' olduğunu söyleyen bile var!- gerçek kimliğine kadar pek çok konuda dedikodular dolaşıyor. Fakat bu mütevazı tablodaki kişi büyük olasılıkla Floransalı bir soylunun eşi ve 1503 ile 1507 yılları arasında yapılmış.


Müzenin en çok ziyaret edilen bu nadide eseri, diğer tabloların aksine açıkta değil; yüksek güvenlikli bir cam kabinin içinde sergileniyor ve önüne çekilen bir korkulukla ziyaretçilerin gereğinden fazla yaklaşması engelleniyor. Başında her daim bir güvenlik görevlisinin beklediği tablonun önünü boş bulmak imkânsız gibi... Bir ziyaretçinin kafasına ya da omzuna takılmadan tablonun fotoğrafını çekmek tümüyle şans işi.}


Gerçekten de oldukça kalabalıktı.Beni en çok şaşırtan ise tablonun boyutu oldu.Nedense daha büyük bir resim bekliyordum.Bu tablonun sanat tarihindeki önemi arka planın flu olması.Bu teknik bu tablodan önce yokmuş.

Burada tur görevlisi ile karşılaştık.Bizi görünce çok şaşırdı:)






Bir sonraki yapıta gidiş: Mona Lisa'yla vedalaşın ve yavaşça arkanıza dönün. İşte şimdi Paolo Veronese'nin "Kana'daki Düğün" adlı tablosunun keyfini çıkarabilirsiniz.

03. Les Noces de Cana (Kana'daki Düğün)


{660 x 990 cm boyutlarındaki bu devasa tablo, Louvre Müzesi'ndeki en büyük yapıt olma özelliğini taşıyor. Bir zamanlar Venedik'teki San Giorgio Maggiore Manastırı'nın duvarlarını süslerken Napoléon Bonaparte tarafından Paris'e kaçırılmış. Ünlü İtalyan ressam Paolo Veronese'nin Hz. İsa'nın ilk mucizesini betimlediği tablonun konusu ve özellikleri kısaca şöyle: İsa peygamber İncil'de anlatılan kıssalardan birine göre Kana adında bir kasabada düğüne katılır. Düğün yemeği sırasında şarap biter. Hz. İsa da peygamberlik mucizesi olarak duru suyu şaraba dönüştürür ve düğündeki herkese yetecek kadar şarap ortaya çıkar.

Tablodaki ayrıntılar da oldukça ilginç. Olaylar günümüzden neredeyse iki binyıl önce gerçekleşmiş olsa da, sanatçı olayı kendi yaşadığı döneme uyarlamış. Hz. İsa sanki 1560'lı yıllarda Venedik'e gelmiştir. Düğüne katılan insanların giysileri o dönemin modasını en ince ayrıntısına dek yansıtılıyor. Arka plandaki yapıların dokusu ise o dönem Venedik'iyle birebir örtüşmekte. Düğündeki davetlilerin kimlikleri de bir o kadar ilgi çekici. Dönemin tüm Avrupa hükümdarları yemek masasına yerini almış durumda. Dikkatli bakıldığında Doğulu giysiler giymiş olan iki davetlinin varlığını göreceksiniz. Sıkı durun, bu iki kişi, Osmanlı İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman ve dönemin kaptanıderyası Sokollu Mehmet Paşa!}









Bir sonraki yapıta gidiş: Mona Lisa'y geri dönün ve tablonun sağından geçerek odanın çıkışına doğru gidin. Titian ve Tintoretto'nun eserleriyle gözlerinizi şenlendireceksiniz. Fransız Resimlerinin sergilendiği 74. Oda'ya girin. Sağ tarafınızda kalan kırmızılı bölüme geçin ve hemen sol tarafta bir sonraki yapıtımız olan "Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin'in Taç Giyme Töreni" adlı tabloyu keşfedin.

04. Le Sacre Napoléon et la Couronnement de l'Impératrice Joséphine (Napolyon ve İmparatoriçe Jozefin'in Taç Giyme Töreni)

{Bu eser de, Louvre Müzesi'nin 629 cm x 979 cm boyutundaki bir diğer devasa tablosu. Bu yapıtı tamamlamak Jacques-Louis David'in 3 yılına mal olmuş. Nopolyon'un özel ısmarlaması üzerine yapılmış. Tablo, 2 Aralık 1804 tarihinde Notre Dame Katedrali'nde düzenlenen taç giyme töreninde Napolyon'un eşi Joséphine de Beauharnais'ye taç giydirdiği anı betimlemekte.}




Bir sonraki yapıta gidiş: Bu tablonun hemen karşısındaki duvarda yine David'in ünlü yapıtlarından biri, "Horas Kardeşlerin Yemini" adlı çalışma bulunuyor. Ama önce Semadirekli Nike'nin kanatlı heykeline bir göz atın!

05. Victoire de Samothrace (Semadirek Zaferi / Semadirekli Nike)



{Rotamız üzerindeki ikinci heykel, Yunan mitolojisine göre zafer tanrıçası olan Nike'nin MÖ 3. yüzyıldan kalma mermer heykelidir. Bir zamanlar Semadirek Adası'ndaki bir tapınakta yer alan heykel olasılıkla bir depremde zarar görüp zamanla unutularak toprak altında yitmiş; parçaları 1863 yılında keşfedilerek birleştirilmiş. 328 cm yüksekliğindeki heykel 1884 yılından beri burada sergilenmekteymiş. Fakat bulunan parçaların arasında kol ve baş kısımları çıkmadığı için bugün heykel başsız ve kolsuz bir biçimde sergileniyor. Sağ kanadı da, özel malzemeler kullanılarak sol kanadın birebir kopyası olarak restorasyon çalışması sırasında heykele sonradan eklenmiş.}

 

  



Bir sonraki yapıta gidiş: Bu değerli Yunan heykelini bırakıp demin sözünü ettiğimiz David eseriyle rotanızı sürdürebilirsiniz.

06. Le Serment des Horaces (Horas Kardeşlerin Yemini)

{Saray ressamı olan Jacques-Louis David'e ısmarlama üzerine çizdirilen bu resim 1784 yılında tamamlanmış ve o gün bu gündür Louvre'da sergileniyor. 330 x 425 cm boyutlarındaki yağlıboya tablo üçüz Horas kardeşlerin Alba kentinde bir düelloda onurluca savaşmak üzere babalarının önünde ant içmesini betimliyor.}



Bir sonraki yapıta gidiş: Bulunduğunuz odanın girişine geri dönün. İki kapının arasındaki duvarda Jean-Auguste Dominique'in "La Grande Odalisque" (Büyük Odalık) adlı yapıtı size merhaba diyecek.

07. La Grande Odalisque (Büyük Odalık)

{1814 yılında, Napolyon'un kızkardeşi Caroline Murat'nın siparişi üzerine Jean Auguste Dominique Ingres tarafından yapılan bu yağlıboya tablo 90 x 162 cm boyutlarında. Eserde bir odalık betimleniyor. Yapıt canlı renkleriyle dikkat çekse de, sanat tarihçileri neden bu tabloyu başyapıtlar listesine dâhil ediyor, ben şahsen anlamadım. Tablodaki kadın ilk bakışta orantısız vücut hatlarıyla dikkat çekiyor. Küçücük bir başı, kocaman kalçaları ve upuzun bir gövdesiyle bu odalığın, güzel bir hanım olduğu söylenemez hani!}







Bir sonraki yapıta gidiş: 75. Oda'dan çıkın ve hemen sağda bulunan 77. Oda'ya girin. Romantik ressamların eserlerinin sergilendiği bu alanda, solunuzdaki duvarda Théodore Géricault.'nun Medusa'nın Salı adlı çalışmasını bulacaksınız. 


08. Le Radeau de la Méduse (Medusa'nın Salı)
 
{Fransız ressam Théodore Géricault'nun 1818-1819 yılları arasında çizdiği 491 x 716 cm boyutlarındaki yağlıboya tablo Fransız romantizm akımının en önemli yapıtlarından biri olarak değerlendiriliyormuş. Tabloda anlatılan konu, gerçek bir olayı betimliyor. Ressam, 1816 yılında Moritanya açıklarında sulara gömülen Fransız fırkateyni Medusa'dan kurtulan bir görgü tanığının anlattıklarından yola çıkarak yapmış bu tabloyu. Kazadan sağ kurtulanlar açıkdenizde günlerce bir salın üzerinde sürüklenmişler ve ancak günler sonra perişan bir durumdayken kurtarılmışlar.}


 



Bir sonraki yapıta gidiş: 74. Oda'ya geri dönün. K veya L kodlu asansörlerden birine binin ve önerilen rotayı tamamlamak için zemin katta inin. İndikten sonra sağa doğru yürüyün ve M kodlu asansöre binip zemin kata, İtalyan Heykelleri bölümüne inin. Burada, galerinin en uç kısmında Michelangelo'nun büyüleyici "Köle" heykellerini bulacaksınız.

 09. L'Esclave rebelle - L'Esclave mourant (İsyancı Köle ve Ölmekte Olan Köle)

{Michelangelo'nun İtalya dışında bulunan az sayıdaki yapıtından ikisi burada, Louvre Müzesi'nin İtalyan Heykelleri bölümünde yer alıyor. Heykeller, Floransalı Roberto Strozzi tarafından Michelangelo'dan bizzat satın alınmış ve dönemin Fransız kralına armağan edilmiş. Aslında bu heykeller Papa 2. Julius'un anıtmezarını süslemek için ısmarlanmışsa da, Papa'ya daha mütevazı bir mezar yapılmasına karar verilmiş ve bu heykeller açıkta kalmış.

Zaten özellikle İsyancı Köle'nin üstündeki alet darbelerine bakıldığında, heykelin henüz tamamlanmamış olduğu anlaşılıyor. Heykelin arka cephede kalan elinin de henüz yontulmadığı açıkça görülüyor. Buna rağmen yaklaşık 2,5 metre yüksekliğindeki heykeller oldukça etkileyici.}



Bu heykele biz gitmedik.Ancak henüz zamanımız vardı ve  biraz da İslam sanatı eserlerine bakalım istedik.


 

Heykel ve resim yapılmadığı için pek bir mütevazi olan bu salonda ben özellikle eserlerin nereden geldiğini inceledim.Geneli İran, Irak ve Suriye ve arada Afganistan falan da var.




Bu aşağıdaki 4 numaralı eser ise Türkiyeden gelmiş.O kaseyi orada bırakmak bir zor geldi anlatamam:P  "Bizim o, bizim verin geri" dememek için zor tuttum kendimi:) Gerçi iyi ki almışlar ne güzel sergiliyorlar biz de olsa bir köşeye atılırdı ya da birileri çalardı.Ama yine de biraz buruk hissettim.





Müzeden çıktıktan sonra otele doğru yürüdük.Sonra yarı yolda taksiye bindik.Bindiğimiz üç taksiden ikisinin şoförü Müslümandı.Biri bana üç karım ve 17 çocuğum var dediğinde çok şaşırdım meğer şaka yapıyormuş.Müslüman şakalaşması:)))

Bu son taksici elimizdeki otelin kartına rağmen oteli biraz zor buldu ama Duru'nun ikinci ismi olan Nur ismini çok beğendi."Au revoir matmazel Nur" diyerek vedalaştı soğuk nevale kızımla:)

Sonra tur rehberimiz bizi otelden alıp havaalanına götürdü ve sonra da uçağımıza binip memleketimize geri döndük..{Havaalanında bize bavullarını kilo aşımı olabileceği için vermek isteyen ancak hal ve hareketlerinden şüphelendiğimiz için almadığımız kızkardeşler başka bir yazı konusu.}



 

10 Ağustos 2015 Pazartesi

PARİS : Eyfel, kanal turu, Louvre müzesi bahçesi ve Lafayette alışveriş merkezi


Daha önce Amsterdam'a kendi başımıza gitmiştik ve her şey harikaydı.Ama bu kez çok uygun fiyata bir tur bulunca Paris'e turla gitmeye karar verdik.Amsterdam öncesi yaptığım deli araştırmaları yapmadım ama yine de Paris hakkında da neler yapabiliriz diye biraz bakınmıştım.

Turun en güzel tarafı havaalanında karşılaması oluyor.Bir de etrafta telefonla ulaşabileceğiniz yerel sisteme dahil Türkçe bilen birilerinin olmasının hissettirdiği bir güven duygusu.Nitekim bizi havaalanında karşılayan tur rehberi önce şehri gezdirdi.Panaromik tur.Çok bir şey değildi ama yine de az bir fikrimiz oldu.Şehrin numaratik yapısı hakkında söyledikleri ve simetrisi ile verdiği bilgiler bence çok anlamlıydı.

Paris'de her şey çok simetrik.Ağaçlar bile:) Ben şehri çok sevdim.Turist olarak en sıradan bir apartmanda bile harikulade heykeller olması beni çok etkiledi ama o apartmanlarda insanların 25 m2lik içinde tuvaleti bile olmayan evlerde yaşıyor olmaları düşündürücü tabi.Belediye gelip bu apartmanın temizlenmesi lazım diyor, temizliyor ve sonra da faturayı gönderiyormuş.O faturayı ödemek istemiyorsan o apartmanda oturmayacaksın.

Rehber bizi ilk olarak elbette Eyfel kulesine götürdü.Bence oldukça çirkin bir yapı ama sonuçta ünlü işte.Paris'e gittiysen her yerde görülen bu binanın önünde fotoğraf da çekileceksin dünya para verip en üst katına da çıkacaksın.Ama çocuksan Eyfel'in önündeki yeşilliklerde koşturmak kesinlikle çok daha anlamlı:


Bir iki fotoğraf sonrası aracımıza bindik.Bu sefer de rehber bizi bir şeyler yiyebileceğimiz ve alışveriş yapabileceğimiz bir noktada bıraktı.Biz nutellalı krep yedik, içinde Türklerin de çalıştığı parfümeri mağazası Benlux'e uğradık, bir markete girdik(şampuan,dişmacunu, çikolatalar, meyve aldık) ve sonrada buluşma yerinin karşısındaki bir havuzun kenarına oturup bu pozu çektik:


Yolda tur yetkilisiyle konuştuk ve Disneyland turuna katılmak istediğimizi söyledik.Ne büyük hata! Neyse bu ilerleyen yazıların konusu.Otelimize yerleştikten sonra hemen dışarı çıktık.Hedefimiz Şanzelize caddesi (Champs-Élysées).

Bu cadde lüks ve ihtişam dolu.Etrafta gezindik.Mercedes, Peugeot gibi firmaların açtığı mağazaları gezdik, hibrit otomobillere baktık, girişindeki ihtişamı aşağıda gördüğünüz Abercrombie&Fitch markasının bir sarayı andıran mağazasında turladık.



Yorulmuş ve acıkmıştık.Yurt dışında helal yemek konusundaki sıkıntıyı peynirli pizza ve balık ile çözmüş bir aile olduğumuzdan Şanzelize'de bulunan bir pizzacıya oturduk:



Pizzalar kocamandı.Ben ve Murat tek pizzayı da paylaşabilirmişiz aslında ama açlıktan gözümüz dönmüştü.Bir de çocuk menüsü vardı ki aynı pizzayı Duru bizim yarı fiyatımıza yedi.Çocuk menüsünde bir yaş sınırı var ve pizza birazcık daha küçük sanki.{Pizzaların tanesi 18 Euro idi.36 Euro biz 10 Euro Duru toplam 46 Euro.Üçle çarpın ama bana söylemeyin yüreğim kaldırmıyor:p}


Paris'de bulunduğumuz sürece rehberlerin en çok bahsettiği şey işçi sendikalarının çok güçlü olduğu, -Paris'de haftalık çalışma saatleri 35 saat bizde ise 45 saat ve ona da çoğunlukla uyulmuyor- dolayısıyla özellikle hizmet sektöründe çalışanların bizdeki memur zihniyetinde olduğu ve siparişimizin çok gecikebileceği, bizimle ilgilenilmeyeceği ihtimaliydi.Oysa ben Paris'te hayatımda gördüğüm en şirin garsonlarla karşılaştım.Siparişimizi hemen aldılar, pizzalar da hemen ve sıcak olarak geldi.

Üstelik bu pizzacıda Duru bir bardak kırdı.Arka masamızdaki Hintli tipler bize çok sinirlendi.Ama sonuçta bir çocuk ve kaza.Özür dilememe rağmen onların bu soğuk tavrı karşısında çok üzülmüştüm ki garson bana bakıp gülümseyerek "hiç önemli değil" dedi.Sonra o bardak parçalarını öyle bir tavırla süpürdü ki kendimi hiç rahatsız hissetmedim.

Pizzacıdan sonra Şanzelizeyi bir kez daha baştan sona kat ettik ve Zafer Takı'na ( Arc de triomphe de l'Étoile) geldik.Fotoğrafta arkamızda görülen yapı.Dikkatli bakarsanız üzerindeki küçücük insanları görebilirsiniz:




Paris de sıra beklemekten imanımız gevredi.Ama çok turist alan her yerde bu böyle ne yazık ki.Sonuçta bilet aldık ve Zafer Takı'nın üstünde bir sürü fotoğraf çektik:




Duru'suz olmaz:


Eyfel'i Murat'ın parmakladığı bu poz için oldukça uğraştık:



Zafer takından indiğimizde yorgunluktan bitmiştik ve hemen otelimize gittik.Ama herhangi bir araca binmeden yürüyerek gittik.O yorgunluğa rağmen içimizdeki keşfetme aşkı daha ağır bastı.Biz turistik yerlere yapılan ziyaretlerden daha çok şehrin sokaklarında gezmeyi seviyoruz zaten.Banyo yaptıktan sonra hemen yatıp uyuduk.Saati sabah 07:00 a kurdum.Sınırlı gün olunca bir şeyler kaçırmamak adına güne erken başlamak gerekiyor.

Fransa'da İbis Otellerden birinde kaldık.Çocukla gidilen tatillerde kalacak yerin temiz ve bilinen bir marka olmasına özen gösteriyoruz.Buna rağmen kahvaltı bizi hayal kırıklığına uğrattı.Gerçi Avrupa'da genel olarak bir kahvaltı kültürü eksikliği var.

Kruvasan, krep, reçel ya da nutella , iki çeşit peynir  yoğurt ve  meyve salatası.Her gün kahvaltıda sadece bunlar vardı.Yumurta , zeytin hiç görmedik.O meyve salatasını ilk günden sonra da almadık.İçindeki karpuzun kaç gün önce kesildiği anlaşılmıyordu Duru ağzından geri çıkardığında ona kızamadım bile:)



Ama tabi bu gezgin bir insanın tadını kaçıracak bir şey asla değil.Tereyağlı kruvasanları ben en çok çilek reçeliyle sevdim Duru da kahvaltıda sadece  nutellalı krep yiyebildiği için delice mutluydu:)

Kahvaltıdan sonra hemen Eyfel kulesine gittik.Hava oldukça serindi.Eyfel kulesi üç katlı.En üst katın belli bir kapasitesi var ve oraya çıkmak daha pahalı.Bence ikinci katla üçüncü kat arasında çok da bir fark yok ama oraya kadar gelmişken üçüncü kata çıkalım bari dedik.

Bebek arabasıyla on beş dakika kadar sıra bekledik, iki kez dedektörlü güvenlikten geçtik, üç asansör değiştirdik ve nihayet Eyfel'in en tepesindeyiz:


 

Allah var kule çirkin ama manzara şahane.Adamlar kalemle çizilmiş gibi bir şehir yapmışlar.Simetriye önem vermek şehri cidden güzelleştirmiş:




Pek çok ülkedeki kulelerle Eyfeli kıyaslayan bir tablo vardı.İşte bizim ülkemizin bulunduğu bölüm:


Hemen bu fotoğraftan sonra bir güvenlik görevlisi ile kavga ettik.Üçüncü katın merdivenle çıkılan bir üst katı daha var.O bölüm çok dardı ve asansörden çıktığımızda bir alana toplanmış üç dört çocuk arabası{puset} gördük.Biz de pusetimizi oraya bırakıp üst kata çıktık ve biraz fotoğraf çektik.İndiğimizde alanda kalan tek puset bizimkiydi.Elimize almıştık ben foto çekiyordum ki yanımızda bir kadın güvenlik görevlisi belirdi.

Bizi pusetimizi oraya koyduğumuz için azarlamaya başladı.Zaten Fransızlarda genel bir azarlama eğilimi var.Ama ağzının payını verince geri adım atıyorlar.

Efendim puseti neden oraya koymuşuz tam 15 dakikadır bizi bekliyorlarmış.Hanımefendi biz koyduğumuzda orada üç puset daha vardı oranın pusetler için özel bir bölüm olduğunu sandık dedim.Bir gün önce zafet takına çıkarken en üst bölümde puseti broşürlerin yanına koyun demişlerdi çünkü.

Hayır diyor kadın başka puset yoktu vay neden koydunuz.Bir de benle konuşurken dönüp o sırada telefonuyla uğraşan Murat'a azarlar bir tonla "sizinle konuşuyorum " demesin mi? Tepemin tası bir attı."Yalan söylemiyoruz orada başka pusetler de vardı ve zaten bizim puseti orada bırakmamız da sizin hatanız dedim.Güvenlik bizi uyarsaydı biz bunu yapmazdık diye ekledim.Girişte pusete takmak için bir kart verdiler ve ona sadece adımızı yazdık o zaman söyleselerdi biz de bırakmazdık, zaten iki kez güvenlikten geçtik vs vs".Kadın bir sustu."Tamam o zaman ben şimdi söylüyorum puseti bırakmayın"  dedi ama bambaşka bir tavırla.

Hah!

Eyfelden inip hemen karşıdaki kanal turu yapılan bölüme geçtik.Tur oldukça büyük bir tekneyle yapılıyordu ve üst kısım sanırım daha eğlenceliydi.Ama rüzgar ve havanın serin olması sebebiyle Duru'yu üşütmemek adına biz içerde kaldık.İçerdeki yaşlı bir çiftten başka kimse yoktu ki yukarıdaki rüzgara dayanamayan çocuklu bir aile de yanımıza geldi.

Duru yaşında bir kızları vardı ve çocuk çok girişkendi.Duru'nun yanına defalarca gelip gitti.Taytındaki Elsa'ları gösterdi ve sonuçta bizim yobaz Duru bile kıza ısındı.Yanımda getirdiğim boyama kağıtlarını ve boya kalemlerini çıkardım.Yere çöküp oturma bölümünü masa olarak kullanarak boyama yaptılar.

Boyama bitince Duru yaptığı eseri bana getirdi ve küçük kız da ona bakıp boyadığı çiçeği bana verdi.Gülümsedim ve boyamayı annesine vermesini söyledim.O İngilizce bilmiyordu ama babası söylediklerimi tercüme etti:)

Sonra kız da telefondan çizgi film açıp Duru'yu çağırdı ve birlikte Winx{Duru Dinx diyor} kızlarını izlediler.Her ne kadar "Duru bak kıza boyama verdin o da sana çizgi film izletti" dediğimde "ben o çizgi filmi sevmiyorum" dese de ben bu fotoğrafta arkadaşlıktan alınan zevki görüyorum:



 
Kanal turu sonrası bir Louvre yapabilir miyiz ki dedik.Başladık yürümeye.Haritadan bakınca oldukça yakın görünüyor ama git git bitmiyor baktık.Adım başı fotoğraf çektiğimiz için de olabilir tabi :P
 
  
 






Yoldaki bisikletli faytonlardan birine sorduk.Kadın müzenin çok uzak olduğunu ama adam başı 15 euroya götürebileceğini söyledi.30 eurodan 90 TL ediyor sayın okur! Biz toplam 10 Euro teklif ettik:P Kadın kabul etmedi ama biraz ilerdeki faytoncu adam işaret etti.


Yürümeyecek olmanın sevinciyle faytona bindik.Öndeki sarımsak kokulu amca da başladı bisikleti sürmeye.Şimdi olsa asla binmem.O yollarda sarsıla sarsıla, arabaların önüne atlaya atlaya bir gidişimiz vardı şu an bile aklıma gelince kızıyorum kendime.Burada da Duru tüm bu hengamenin içinde horul horul uyuyor {ve gıdım!}:



 
 
Korkmuşum ama fotoğraf çekmekten de geri kalmamışım.Bu da ışıklarda durduğumuzda faytondan görünen manzara:
 
 
 Louvre müzesine vardık ama meğer müze Salı günleri kapalıymış.Hehe.Neyse biz de biraz bahçesinde oturup etrafı izledik, fotoğraf çektik:
 
 
 
Duru kuş kovalarken bir görevli de kızımızın peşinde "matmazel matmazel" diye koşturdu.Çok şirindi.
 
Sonra da Paris'in  ünlü bir alışveriş merkezine gittik.Hava çok sıcaktı.Acıkmıştık ve hem dinlenebileceğimiz, hem klimalı bir ortam olduğu için burayı tercih ettik.
 
Çok ihtişamlı kocaman bir kaç binadan oluşan bu bölümde indirimli ürünler bile Euro'nun Türk Lirası'nın üç katı olması sebebiyle ucuz değildi.Alışveriş delisi zaten değilim, aklımda hiç bir şey de kalmadı açıkçası, çocuk bölümünde de Duru'ya mutlaka almalıyım dediğim bir şey olmadı.Oyuncak bölümüne geldiğimizde ise kızım oradaki bir bebeği çok istedi.Bebek de 75 Euro ve hiç bir numarası yok.
 
Ve sonuçta ben Duru'ya o bebeği aldım.O kadar mutlu oldu ki kasada sıra beklerken zıplayıp duruyordu.Ben 75 Euro'yu daha iyi harcayabileceğimi sanmıyorum.Bir avuç delice mutluluk aldık kızımıza:)
 
McDonalds da oturup fish burger yedik.Şimdiye dek McDonalds da yediğim en lezzetli şey! O iğrenç hamburgerleri ya da kötü tavuklara kıyasla balık inanılmaz lezzetliydi.İçindeki sosa bayıldım bittim.Yani şu an bile olsa yerim.Türkiyede daha önce neden denemediğimizi bilmiyorum!
 
Sonra da üst katlardan birinde buzdolabı magneti, küçük tepsi, gözlük kabı, cam kar küresi gibi Paris logolu ürünlerden aldım.
 
Bir kafede oturup tart yiyip çay içtik.Sonra yine sokaklarda gezmeye başladık.Duru McDonalds balığından çok yememişti ve aç olduğunu söyleyince yol üzerindeki bir pizzacıda oturduk.Burada da pizza şahaneydi, garsonlar çok kibardı ve  pizzalar 18 euro değil 8 Euro idi.Şanzelize caddesinin ne kadar pahalı olduğunu anlamış olduk:)
 
Yolda bir eczaneye uğradık.Sokaklarda dolaşa dolaşa otele gidip banyo yaptık ve sonrasında hemen uyuduk.Ertesi gün Disneyland'a gidecek olmanın heyecanı en çok beni sarmıştı.
 
 
 
 

Hakkımda

Bir anne, bir baba ve bir de çocuk.Aşk dolu, neşeli ve eğlenceli bir hayat umuduyla..