2014yaztatili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2014yaztatili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Eylül 2014 Çarşamba
Konya'da düğün vardı.
Konya'da eşimin iş dolayısıyla tanışıp bir abi gibi sevdiği bir aile dostumuzun kızının düğünü vardı.Gelin kızımızı da babasıyla çalışıyor olmasından dolayı tanıyor ve çok seviyorduk.Çok kaliteli, ince, zarif, samimi insanlar.Yine kendisi kadar hoş olan biriyle evleniyor olmasından dolayı mutluyuz:)
Düğün Pazar akşamı Konya'da olacaktı ve eşim de nikah şahidiydi.Biz Cumartesi günü sabah yola çıktık.İlk önce Pozantı'daki Tünel Lokantasında kahvaltı yaptık.Yukarıdaki fotoğraf masamızdan görünen dağ manzarası.Tünel bizim için sabah yola çıkılacak tüm yolculukların mutlaka uğranacak yeridir.Eskiden haftasonları uğrayıp et yerdik ama şimdi sadece kahvaltı için uğruyoruz.Kahvaltıda abartılı çeşitler yok ; domates, peynir, bal-kaymak, tavada yumurta gibi.Ama Adana'nın bunaltıcı sıcağından sonra Pozantı'nın o serin havasında ne yense güzel geliyor insana:))Nitekim kahvaltıdan sonra yüzümüz gülüyordu:
Kısacık bir yolculuktan sonra Konya'ya vardık.Daha önceden ayarladığım öğretmenevine yerleştik.Bugünkü hedefimiz Mevlaa Müzesiydi.Daha önce Konya'ya defalarca geldik ama müzeye hiç giremedik.Kapalıydı, süre kısıtlıydı gibi.
Müzeye girişte tanıtım yapan kulaklıklardan aldım.O kulaklıklar olmadan gezmenin hiç bir anlamı yok.Yanınızda bir rehber yoksa mutlaka alın.
Müzeyi genel olarak beğendim.Türkiye'deki pek çok müzeye göre çok başarılı ama çok kalabalık ve daha iyi düzenlenebilirdi diye de düşünmedim değil.Mesela dergahın mutfak bölümünde gözyaşları içinde dua eden ve yerinden kıpırdamayan bir sürü teyze vardı.Onların yüzünden o kısmı tam göremedim.Hemen yan odadaki türbe ise boştu oysa içerde dua bekleyen mezarlar bulunmaktaydı.Ama mutfakta gözyaşları içinde mizansen gereği konulmuş heykellere dua eden teyzelere bunu söyleyen kimse yoktu:(
Bu kapı çok etkileyiciydi.İçerde Mevlana'nın mezarının da bulunduğu , fotoğraf çekmenin yasak olduğu bölümün girişi.Her bir levhanın bir anlamı var ama bunu da kulaklıklardan öğrenebilirsiniz ancak.İçerisi çok etkileyici, çok güzel.Gidecek olanlara devekuşu yumurtalarının tavanda asılı olduğunu da söyleyeyim de benim gibi bakınıp durmasınlar:))
Müzeyi gezerken etrafta elleri telsizli adamlar sardı önce.Sonra müze müdürünün etrafta dolaşıp durduğu, apar topar bir hazırlık içine girdiklerini gördüm.Etraftaki görevliler bir yandan da "çabuk olun, birazdan müze kapanacak" diye bağırıyorlardı.Mevlana'nın kabrinin olduğu bölüme önce ben girdim Murat Duru ile dışardaydı sonrasında ona zaman kalmayacak, gezemeyecek diye çok korktum.Neyse hızla da olsa o da gezebildi.Sonrasında kulaklıkları teslim ettik, neredeyse sırtımızdan itilerek müzeden çıktık.Malatya'dan gelmiş bir adamcağız bu duruma isyan ediyordu biz çıkarken.
Telsizli adamların, müze müdürünün yaptığı son kontrollerin ve bu telaşın sebebi yeni başbakan Ahmet DA.VUTOĞLU'nun Konya ziyaretiymiş.Konyalı başbakan başbakan olduktan sonra ilk kez geliyor Konya'ya.Tabi ki halk apar topar müzeden atılacak! Gayet normal!
Duru ile Murat'ı beklerken özçekim yaptık:
Bu postacı çantasına bayıldım.Camdan yansıyan kulaklı beni de gördünüz mü? :)
Müzeden kovalandıktan hemen sonra müze dışındaki cami önünde özçekim:
Çok acıkmıştık ve istikametimiz her zamanki yerimiz olan Cemo oldu.Konyalı bir arkadaşımız tavsiye etmişti burayı, biz Araştırma Hastanesi'nin karşısındaki Cemo'ya gidiyoruz.Bahçesi, yemeklerin lezzeti harika.
Duru'nun favorisi bamya çorbası:
Benim bu sene ilk kez deneyip bayıldığım tirit:
Murat klasiği etli ekmek:
Ve ve ve 'sacarası' :
Yemekten sonra öğretmenevine gittik.Erkenden uyumuşuz.Sabah çok dinç uyandık ve kahvaltı için Sille yollarına düştük.Sille konağında açık büfe kahvaltı yaptık.Sille'yi gezmek de hoş olabilirdi ama biz Konya'da bulunan arkadaşlarımızla görüşeceğimiz için kahvaltıdan sonra buradan ayrıldık.Aşağıdaki Sille'de dağ manzarası.Manzaralarda beyaz bulutlar ve mavi gökyüzü en sevdiğim fon.
Sonrasında yılar önce Adana'dan taşınan arkadaşlarımız Volkan ve Saadet'in evine gittik.Kayınpederim ve Volkan'ın babası eski subaylar.Aileleri de lojmanda yıllarca beraber oturduğu için eski ve köklü bir dostluk onlarınki.Eşler ve çocuklarla da giderek büyüyor:)
Yeni evlerini görmeye gittiğimizde Volkan'ın annesini de orada görünce çok mutlu olduk.Beraber çay içtik, poğaça yedik, bir ara babalar çocukları sitenin bahçesindeki parka indirdiler, bol bol sohbet ettik akşam da bizi yemeğe götürdüler.Düğün salonunu onlar olmasa da bulamazdık :) Düğün salonunun önünde öpüşüp ayrıldık ama hepsini şimdiden özledim.
Bu yazı umduğumdan uzun oldu.Konya düğünleri bir sonraki yazıya kalsın artık :)
6 Eylül 2014 Cumartesi
Madam Tussaud Müzesi
Bugünkü Amsterdam yazımız başlıktan da anladığınız üzere 'Madam Tussaud müzesi'.Gezilebilecek en eğlenceli müze! Bu müzeyi gezerken yanınıza almanız gereken en önemli şey ise " fotoğraf makinanız "..:)
Yazı bol fotoğraflı ama inanın belki yüz fotoğrafı eledim:) Bu elenmiş hali :))
Otelimizden Dam Meydanı'na giden yol üzerinde çekildi bu fotoğraf.Bu yolda çok sık patates yedik, yürüdük ve bol bol fotoğraf çektirdik.Duru'nun yüz ifadesi de ergenliğe girmiş olmasından sanıyorum :)
Dam meydanındaki büyük alışveriş merkezi Bijenkorf.En ünlü markalardan daha sıradan markalara kadar çok geniş bir yelpazesi olan süper tarihi bir binada bulunan bu alışveriş merkezinde indirimli bir sürü ürün vardı.Cath Kidston marka çantalarda %50 indirim vardı mesela.Ama Euro üzerinden hesap yapa yapa kendime hiç bir şey almadım:)"Yok ya bir çantaya bu para verilir mi, deri bile değil:)" Ama sonra Duru oyuncak bir tavşanı{uyduruk pelüş oyuncak} çok beğendi o da Türk parası ile 90 TL oluyordu yine de onu aldık:)) Alışveriş merkezinin üstünde 2 pizza bir brokoli çorbası içtik 120 TL de oraya verdik:)
Duru yine triplerde:) Hanımefendinin kucakta gezdiği iki günün ilk günü.Taşıyor ve de yaranamıyoruz kendisine:)) Arkada görünen bina Madam Tussaud müzesi.
Dört meydandan bahsetmiştim daha önce.İşte ilki ; Dam Meydanı.Meydanda bulunan tarihi binalardan fotoğraflar var aşağıda.Kraliyet sarayı , Bijenkorf ve bir bina daha.Haha harika bir rehber olur benden:))
Madam Tussaud müzesi girişinde Amerikan Başkanı ile çekilmiş bir fotomuz var.Onu ayrıca ödeme yapıp alıyorsunuz eğer isterseniz.İçerde herkes heykellerle birbirinden ilginç fotoğraflar çektiriyor.Mizansenler de ona göre hazırlanmış ki zaten aşağıda göreceksiniz:))
Anne Frank ve Duru:) Amsterdam Anne Frank 'in ailesiyle yıllarca saklandığı evin bulunduğu şehir.Şimdilerde müze haline getirilen o eve biz gitmedik.Yıllar önce Anne Frank'in günlüğünü okumuş ve çok etkilenmiştim.O evi görmeye dayanamayacağımı düşündüm.Ağlama durumunu biliyorsunuz:) Kızıma kısaca hikayesini anlattım.Anne Frank'in Amsterdam 'da çok yerde fotoğrafları , çizimleri var , Duru tümünü tanıyıp 'En Fırenk ,En Fırenk' diyordu.Kızım büyüdüğünde dünyanın daha yaşanabilir, daha az vahşi bir yer olmasını diliyorum.
Lady Di ve ben.Nasıl kısa, nasıl esmer çıkmışım yanında ya. Kara kuru bir Türk kızı ile İngiltere Prensesi:))
:) Bu pozun intikamı bir sonraki fotoda.Jennnifer, koca poposu ve kocam:)
George ve ben :) Boyum kısa kalıyor diye George bana hayran hayran bakıyor gibi görünecekken maalesef arkada birini kesiyor gibi görünüyor ama aslında biz baş başa çay içiyoruz:)) Fotoyu kocam çekti gerçi :P
ET ve ben bisikletimizle havalanmadan hemen önce:)
Duru ve yeşil prenses:)
Kocam ve James Bond.Murat'ın yüz ifadesine bayıldım:)
Ve Gandhi ve kocam da bu yazının son fotoğrafı olsun.Kemal Kılıçdaroğlu ve kocam da olabilir tabi:)) Bir Jennifer'ın yanındaki yüz ifadesine bir bu adamın yanındaki yüz ifadesine bakın:)))
Madam Tussaud müzesinin ıphone fotolarından yapılmış bir kolajla ayrı bir yazı olarak yayınlamayı düşünüyorum.Yani o kadar çok foto var ki:))
Amsterdam'a gidildiğinde atlanmaması gereken bir müze bence.Eğlenceli vakit geçireceğiniz, bir sürü anı fotoğrafınızın olacağı bir müze.
Komik bir anıyla da yazıyı bitireyim.Müzeye tek gelmiş Hintli bir genç vardı bir kaç kez rica etti fotosunu çektik eşimle.Hep selfie hep selfie nereye kadar di mi? Neyse o mankenlerden birinin yanına gitmiş başka bir turist de onun fotoğrafını çekerken Duru da gidip onun yanında dikildi.Bacağına tutunup poz verdi.Adamı da manken sandı yani:)) Adam kıpırdayınca da korkup kaçtı:)) Adam, fotoyu çeken turist, ben ve Murat gülmekten öldük:))
Yazı bol fotoğraflı ama inanın belki yüz fotoğrafı eledim:) Bu elenmiş hali :))
Otelimizden Dam Meydanı'na giden yol üzerinde çekildi bu fotoğraf.Bu yolda çok sık patates yedik, yürüdük ve bol bol fotoğraf çektirdik.Duru'nun yüz ifadesi de ergenliğe girmiş olmasından sanıyorum :)
Dam meydanındaki büyük alışveriş merkezi Bijenkorf.En ünlü markalardan daha sıradan markalara kadar çok geniş bir yelpazesi olan süper tarihi bir binada bulunan bu alışveriş merkezinde indirimli bir sürü ürün vardı.Cath Kidston marka çantalarda %50 indirim vardı mesela.Ama Euro üzerinden hesap yapa yapa kendime hiç bir şey almadım:)"Yok ya bir çantaya bu para verilir mi, deri bile değil:)" Ama sonra Duru oyuncak bir tavşanı{uyduruk pelüş oyuncak} çok beğendi o da Türk parası ile 90 TL oluyordu yine de onu aldık:)) Alışveriş merkezinin üstünde 2 pizza bir brokoli çorbası içtik 120 TL de oraya verdik:)
Duru yine triplerde:) Hanımefendinin kucakta gezdiği iki günün ilk günü.Taşıyor ve de yaranamıyoruz kendisine:)) Arkada görünen bina Madam Tussaud müzesi.
Dört meydandan bahsetmiştim daha önce.İşte ilki ; Dam Meydanı.Meydanda bulunan tarihi binalardan fotoğraflar var aşağıda.Kraliyet sarayı , Bijenkorf ve bir bina daha.Haha harika bir rehber olur benden:))
Madam Tussaud müzesi girişinde Amerikan Başkanı ile çekilmiş bir fotomuz var.Onu ayrıca ödeme yapıp alıyorsunuz eğer isterseniz.İçerde herkes heykellerle birbirinden ilginç fotoğraflar çektiriyor.Mizansenler de ona göre hazırlanmış ki zaten aşağıda göreceksiniz:))
Anne Frank ve Duru:) Amsterdam Anne Frank 'in ailesiyle yıllarca saklandığı evin bulunduğu şehir.Şimdilerde müze haline getirilen o eve biz gitmedik.Yıllar önce Anne Frank'in günlüğünü okumuş ve çok etkilenmiştim.O evi görmeye dayanamayacağımı düşündüm.Ağlama durumunu biliyorsunuz:) Kızıma kısaca hikayesini anlattım.Anne Frank'in Amsterdam 'da çok yerde fotoğrafları , çizimleri var , Duru tümünü tanıyıp 'En Fırenk ,En Fırenk' diyordu.Kızım büyüdüğünde dünyanın daha yaşanabilir, daha az vahşi bir yer olmasını diliyorum.
Lady Di ve ben.Nasıl kısa, nasıl esmer çıkmışım yanında ya. Kara kuru bir Türk kızı ile İngiltere Prensesi:))
:) Bu pozun intikamı bir sonraki fotoda.Jennnifer, koca poposu ve kocam:)
George ve ben :) Boyum kısa kalıyor diye George bana hayran hayran bakıyor gibi görünecekken maalesef arkada birini kesiyor gibi görünüyor ama aslında biz baş başa çay içiyoruz:)) Fotoyu kocam çekti gerçi :P
ET ve ben bisikletimizle havalanmadan hemen önce:)
Duru ve yeşil prenses:)
Kocam ve James Bond.Murat'ın yüz ifadesine bayıldım:)
Ve Gandhi ve kocam da bu yazının son fotoğrafı olsun.Kemal Kılıçdaroğlu ve kocam da olabilir tabi:)) Bir Jennifer'ın yanındaki yüz ifadesine bir bu adamın yanındaki yüz ifadesine bakın:)))
Madam Tussaud müzesinin ıphone fotolarından yapılmış bir kolajla ayrı bir yazı olarak yayınlamayı düşünüyorum.Yani o kadar çok foto var ki:))
Amsterdam'a gidildiğinde atlanmaması gereken bir müze bence.Eğlenceli vakit geçireceğiniz, bir sürü anı fotoğrafınızın olacağı bir müze.
Komik bir anıyla da yazıyı bitireyim.Müzeye tek gelmiş Hintli bir genç vardı bir kaç kez rica etti fotosunu çektik eşimle.Hep selfie hep selfie nereye kadar di mi? Neyse o mankenlerden birinin yanına gitmiş başka bir turist de onun fotoğrafını çekerken Duru da gidip onun yanında dikildi.Bacağına tutunup poz verdi.Adamı da manken sandı yani:)) Adam kıpırdayınca da korkup kaçtı:)) Adam, fotoyu çeken turist, ben ve Murat gülmekten öldük:))
22 Ağustos 2014 Cuma
Amsterdam 2
Her yer bu fotoğraftaki gibi evlerle dolu.Masal gibi bir şehir Amsterdam.Refah içinde yaşıyorlar, Avrupa Birliği ülkelerinde ilk beş içindeymişler.Eğitim seviyesi çok yüksek.Herkes İngilizce biliyor.İnşaat işi yapan elinde testere olan bir adama İngilizce yol sorduk kalkıp çok aksansız ,temiz bir İngilizce ile yolu tarif etti.En çok eğitimlerine özendim.
İlk iki gün deli gibi bebek arabası ararken şehirde gezmeyi planladığımız pek çok yeri gezmiş olduk.{Kucağımızda kızımızla}Şehir hakkında bir fikir edindik.Ve yine o ilk gün Dam Meydanında bulunan Madam Tussaud müzesini de gezdik.Müzede o kadar çok fotoğrafımız var ki müzeyi ve Dam meydanını başka bir yazıya saklamaya karar verdim:)
Meydanlar , caddeler,müzeler ve pazarlar olarak belirlemiştim gezilecek yerleri.Dam, Rembrantplein, Museumplein, Leidseplein belirlediğim dört meydandı.Hepsine ve hepsinin etrafındaki önemli caddelere gittik.Meydanlar bizim Taksim gibi çok geç saatlere kadar yaşayan yerleri şehrin.Yemek içmek için de , gezinmek için de idealler.
Hope on hope off diye bir tur sistemi var.Gitmeden önce Avrupada başka şehirlerde hatta İstanbulda'da olan bu sistemin Amsterdam'da olduğunu da öğrenmiştim.Bir günümüzü de Türkçe dil seçeneği olan bu otobüslere ayırdık.24, 48,72 saatlik biletler alıyorsun.12 güzergah belirlemişler, yolada kulaklıktan bant yayını var istediğin dilde rehberi dinliyorsun ,önemli duraklarda duruyorlar istersen inip geziyorsun istemezsen devam ediyorsun.İndiğin duraktan her onbeş dakikada bir hope on hope off otobüsü geçiyor işin bittiğinde bir sonraki otobüse binip gezmeye devam ediyorsun.Biz ilk turda mesela hiç inmedik otobüsten.Tüm durakları öğrendik sonra istediklerimizde inip binerek şehri gezdik.
Kanal turunun da benzer bir şekli var ama biz inip binmeli olmayan bir kanal turu tercih ettik.Kanallarda gezinmek ve fotoğraf çekmek harikaydı.Duru turda kafası masada uyuyakaldı, çok şirindi:)
Bit pazarı ve meşhur Albert Cyrup 'a da uğradık.Albert Cyrup'u ilk seferde bebek arabası aramak için şöyle bir gezmiştik ikinci sefer daha bir adamakıllı gezdik.Kendime iki tane eski elbise aldım.Vintage ayağına giyerim diye.Tabi denemeden.Evde giyince çok komik oldum tabi, kollar falan felaket:) Terziye uğrayıp düzelttirirsem giyilebilirler belki.Pazarı internette bir anlatmışlar bir anlatmışlar gidip baktım bizim pazarların tırnağı olamaz.Kalitesiz, eski püskü tipli ıvır zıvırlar.Sadece peynir kaliteli ve ucuzdu bak aklınızda olsun.
Amsterdam o kadar pahalı ki elini attığın şeyin Türk parası ne kadar ettiğini anladığında elini çekiveriyorsun.Albert Cyrup'da eski püskü iki elbise 5 Euro olunca alayım bari dedim.Bir tür gaza gelme aslında:)) Türkiye'de o şeylere 15 TL hayatta vermezdim:)
Bit pazarından da Duru'ya çok hoş iki biblo, kendime eski püskü bir yüzük aldım.Çok şirin bir toka gördüm kesik kalem şeklinde ne kadar dediğim satıcı al götür dedi:)
Hema diye bir alışveriş merkezleri var oradan değişik yapışkanlar,desenli kumaştan kitap kapları, kalemler, acayip bir oje aldım.Duikelman diye bir pasta malzemeleri satan mağazadan Duru'ya Happy Birthday kelimelerinin her bir harfinin mum olduğu bir set ve babasını yeni kaybeden ve pastacılığa merakı olan bir arkadaşıma hediye olarak cupcake şeklinde çikolata kalıbı aldım.
Bunun dışında bir çöp almadık.Oradan taşıdığına değecek bir şey de yoktu zaten.Orjinal değil , ucuz hiç değil.
Pazarlarda satılan kibbeling diye satılan bir kızarmış balık var yolunuz düşerse garlic sos ile alın onu çok lezzettli.Bunu da araştırmalarımdan bulmuştum.Kocam "sen önermesen tipine bakıp bunu hayatta yemezdim" dedi.Denemek için azıcık aldığım kibbeling hemen bitince ikinci partiyi aldım dükkandan:) Yerlileri daha çok haring dedikleri soğan ve kornişonlu sandviç şeklinde hazırlanan çiğ balıktan yiyordu ama.Çiğ köfte kültüründen gelen biri olarak kınamamaya çalıştım ama ekmeğin içinden görünen küçük çiğ balıkçık çok iğrençti :)
Her yerde patates kızartması var.Acı seviyorsanız spicy sosla deneyin derim.
Her yerde geçen kanallar şehrin masalsı havasını destekliyor.Fotoğrafta elimdeki kağıt notlarım:) Ne olur ne olmaz diye basılı aldım:))Ama hiç internet sorunu yok hemen her yerde wi fi ücretsiz.
Yolların yanında pembe bisiklet yolları var. Her yere bisikletle giden her yaştan Amsterdamlılara çok özendim..Ama bu bisiklet meselesi yüzünden karşıdan karşıya geçmek tam mesele.Arabalara baktın, tramvaya baktın, bisikletleri unuttuysan üzerine son hız gelen tri tri diye zile basan sinirli bir Hollandalı görebilirsin.Seni de hiç acımaz ezer sayın okur:) Topuklu ayakkabılı, döpiyesli kadınlar da gördüm, iki küçük çocuğu kendi bisikletiyle anneleri kendi bisikletiyle gidenleri de.Dört katlı bisiklet otoparkı vardı düşünün!
Üç müze seçmiştim gezmek için.Madam Tussaud, Van Gogh ve Rijk museum. Madam Tussaud'u ilk gün gezdik eğlenceli ve turistik bir müze.Entellektüel birikime katkısı sıfır:)Ama çekilen eğlenceli fotoğraflar ve ailece geçirilen zaman açısından paha biçilemez:)
Notlarımda Van Gogh ve Rijk müzesini gezmeye bir sabah ayırmışım.Birbirine çok yakın iki müze olduğu için.Ama araba meselesi bize iki gün kaybettirince sadece birini gezelim dedik ve Rijk müzesini seçtik.Rijk müzesinin içine girince anladım ki sırf bu müzeyi adam akıllı gezmek için bile iki gün lazım.Sistemlerine hayran olduğum Holllandalılar müze yapmış sayın okur.Bizimkiler gidip görse keşke!
Alttaki fotoğraf Rijk müzesinin içinden.Bu müze çok fotoğraflı başlı başına bir yazıda anlatılabilir ancak.Bir sonraki yazıda bir müze olacak yani.Madam Tussaud ya da Rijk.Bakalım:)
21 Ağustos 2014 Perşembe
Amsterdam (nihayet)
Hala fotoğraf ayıklayamadım ama telefonla çekilen bir kaç fotoğrafla bir başlangıç yapmak istedim.Heykel ineğin üzerinde "Lütfen ineğin üzerine oturmayın" yazıyor olması bana çok komik geldi.İnsan her yerde insan işte:)) Ve daha da komiği o yazıyı görmeden önce Duruşu ineğin üzerine oturtup fotoğraf çekmeyi düşünmüştüm:))
Bu sene yeşil pasaport aldık biz.Yuppi.Bunu kutlamak için de hemen bir Amsterdam gezisi ayarladık.Çok aceleye geldi, uçak bileti, otel falan çok da ucuz olmadı,ilk kez tursuz falan yurtdışına çıktığımız için biraz acemilik oldu, THY sağolsun bebek arabamızı iki gün sonra bulup getirdi ama tüm bu aksiliklere rağmen sonuçta dönüp baktığımda beni gülümseten çok güzel bir altı gün oldu diyorum.
Öncelikle herhangi bir turla değil de kendimiz gideceğimiz için çok sıkı bir ön araştırma sürecine girdim.Bir sürü blogdan Amsterdam hakkında bilgi topladım, internetteki haritalardan ne nerede öğrenmeye çalıştım, yemek kültürleri, neler alınır, nereler gezilir çok sıkı notlar çıkardım.Mesela bu blog bana içerden haberler verdi.Ne beklemem gerektiğini, bir Türk'ün gözüyle anlattığı için çok sevdim.
Bu, bu , bu ve bu bloglar da bana çok yardımcı oldu.Sonuçta bu kadar çok sonuç Amsterdam'a ne çok giden kişi olduğunu da gösterdi bana.Demek ki rotamız doğru diye düşündüm:)
Tüm bu bloglardaki bilgileri " yemek, hediyelik, gezilecek yerler" gibi kategorize ederek bir word dosyasında topladım.Sonra gezilecek yerleri harita üzerinde çalışmaya başladım.Gün gün nereye gideceğimizi belirledim.Gidilecek yeri belirledikten sonra nerede yemek yenecek, yakınlarda önerilen bir mekan var mı gibi ayrıntılara da haritada çalıştım.Otelimizin yerini haritada belirledim, oetele yakın yemek yenebilecek yerler, havaalanından otele nasıl ulaşılacak gibi ayrıntıları da unutmadım.
Daha önce Duru yokken yurt dışına çıktığımızda yemekle ilgili çok sorun yaşamıştık.Ciddi ciddi aç dönmüştük hatta.{Helal et meselesini önemsediğimiz için} Okuduğum bloglarda bu konuda bir bilgi bulamadım o yüzden de öğlen ve akşam için bir Türk lokantası ayarlamaya çalıştım.
Yemekle ilgili sorun çıkarsa hiç değilse kahvaltımız sağlam olsun mantığıyla sabah kahvaltısını otelden ayarladık.Duru sabahları mis gibi kızarmış ekmek üzeri tereyağı, süt, peynir ve yumurtadan oluşan kahvaltısını yapıyordu.Annesi de pankek üzerine maple şurup :P
Öğlen ve akşamları da dört peynirli pizza, vejeteryan pizza,margarita pizza gibi bir sürü pizza seçeneğimiz oldu.Bir New York Pizza vardı sayın okur pizzaların tadı hala damağımda.
Duru asla pizza yemedi {mümkün mertebe fast food a alışmasın diye uğraşıyorum} ama sokakta satılan muhteşem patates kızartmaları {fast food sayılmaz}, her sokakta bir tane bulunan helal yemek satan lokantalardaki mercimek çorbaları, tavuklu çorba gibi seçeneklerle kızımız da hiç aç kalmadı.
Pankekler, taze hazırlanan nutellalı krepler de işin zevkli yanıydı.Yemek üstü tatlı niyetine yiyip durduk.Ama o kadar çok yürüdük ve yorulduk ki bu delice yemeye tek gram bile almadan dönmeyi başardım!
Turla dolaşmadığımız için ara sokaklara daldık ya da kendi istediğimiz saatte kendi istediğimiz yerdeydik ve istediğimiz yeri istediğimiz saatte terk edebildik.
Sonuçta gün gün ne yapacağımızı bile belirlemiştim.Süper hazırlıklı bir şekilde uçaktan indik ve valizlerimizi beklemeye başladık.Ve valiz geldi ama bebek arabası gelmedi!
Kızım orada rahat etsin diye küçük arabayı değil kocaman Mclaren travel setin arabasını almıştım yanıma.Tam yatıyor, korunaklı diye düşünmüştüm.Araba kaybolmasın diye de Adana'dan verdik İstanbul'da bile almadık Amsterstam'da teslim edilsin dedik.Buna rağmen bu başımıza gelene inanamadık:(
Bir form doldurduk ve otele gittik.Duru yürümekten nefret eden , kucakçının önde gideni olduğu için size o iki gün neler çektik anlatamam.15 kgluk bir çocuk kucaktayken cennet bile insana güzel gelmez sanki.Kocamla birbirimize sarmaya başlamıştık yorgunluktan:))
Türk Hava Yollarına söylemediğimiz laf kalmadı.En komiği Duru da "THY Allah seni kahretmesin" diyip durmaya başlamıştı.Sonra bir gün "Allah seni kahretmesin Atatürk" demesin mi? Şok oldum."Kızım biz Atatürk'ü çok seviyoruz ,neden öyle söyledin" dediğimde bana şaşkın şaşkın baktı.Yavrum Türk Hava Yolları ile Atatürk kelimelerini karıştırmış meğerse:))) THY 'ye söylenmeyi hemen bıraktık tabi:))
Arabanın geleceğini bilsek neyse de o iki gün Amsterdam tatilimiz mahvoldu diye çok üzüldük.Bebek arabası aramaya başladık.Çok pahalı dediler onu bile önemsemedik.Ama Amsterdam'da bebek arabası bulamadık!!
İlk iki gün bebek arabası aranıp durduk.Albert Cuyp diye meşhur bir pazarları var oraya gittik, yolda bebek arabaları kadınları çevirdik, Türk marketlere girdik ama yok yok yok.Bizdeki gibi her iki adımda bir bebek mağazası, çocuklar için oyun parkları yoktu.Ben Adana'da Şok Marketin bile bebek arabası sattığını bilirim:)
Ferdinand Bolstraat üzerinde Kılıçlar market var.Sahibi olan Sivaslı bey cidden muhteşem bir insan.Havalalanını aradı, dükkanda eski araba arandı, illa gidin bizim evdekini alın dedi, gelen tüm müşterilere bebek arabası sordu.En sonunda da bizi THY'yi arayabilmemiz için bir başka Türk'e yönlendirdi.
İki günlük rezaletten sonra üçüncü gün sabahı havalanından bebek arabanızı(Kinder Vagen) bulduk bugün 11:00-13:00 arası teslim edeceğiz diye bir mail aldık.O gün sabah ilk kez gönül rahatlığıyla kanal turu ayarladık ve şehri mutlulukla gezdik.Otele geldiğimizde arabamız da gelmişti.
Kızım o günden sonra arabasından hiç inmedi ve hiç sorun çıkarmadı.Sabah kahvaltıya bile arabasıyla inmek istedi:)) Artık ne çok söylendiysek , yavrum annesinin peşinde bit pazarlarında, alışveriş merkezlerinde, sokaklarda saatlerce gezindi ama hep arabasında.Bir kez bile kalkayım, kucağınıza alın demedi.Genelde otele az bir mesafe kala pes ediyor onu yürütüyorduk, arabasını aldığımız ilk gün otele dönerken "anne burayı yürümek çok zordu neyse ki arabam var" dedi:)
İşte gerçek Amsterdam tatilimiz de üçüncü günün ardından başladı...
17 Ağustos 2014 Pazar
Telefon kamerasından tatil
Büyük makina harici çektiğim fotolardan kolaj yaptım.Pek güzel oldu:)
Bunlar yol hallerimiz.Cay icmek icin, gozleme yemek icin mola verip durduk:)
Bu pozlarimizi cok sevdim.54678 kere falan yayinladigim icin siz de anlamissinizdir zaten:)
Bu cay zehir gibiydi.Ben icemedim ama Duru icmeyi denedi:) Ne olmasa dortte bir oraninda Erzurumlu bir dadastir kendisi:)
Burasi Alacatida bir dondurmaci.Dondurmamizi oturup yedik burada yanimiza Pinar Dilseker oturdu:) Durunun ikinci dondurmasini karsilarken ki yuz ifadesi :)
Bu yaziyi Amsterdamdaki otel odamizdan yazdigim icin turk Alfabesinin harfleri maalesef mefta.Kusura bakmayin:)
Bunlar yol hallerimiz.Cay icmek icin, gozleme yemek icin mola verip durduk:)
Bu pozlarimizi cok sevdim.54678 kere falan yayinladigim icin siz de anlamissinizdir zaten:)
Bu cay zehir gibiydi.Ben icemedim ama Duru icmeyi denedi:) Ne olmasa dortte bir oraninda Erzurumlu bir dadastir kendisi:)
Burasi Alacatida bir dondurmaci.Dondurmamizi oturup yedik burada yanimiza Pinar Dilseker oturdu:) Durunun ikinci dondurmasini karsilarken ki yuz ifadesi :)
Bu yaziyi Amsterdamdaki otel odamizdan yazdigim icin turk Alfabesinin harfleri maalesef mefta.Kusura bakmayin:)
Amsterdam
Döndük biz! Cumartesi gecesi hatta pazar sabahı Adana'daydık.Bavul boşalt, çamaşır yıka, evi toparla, mutfak için alışveriş yap derken eve ancak yerleşebildik.
Amsterdam'ı çok sevdim! Evler şahane, düzen şahane, bisikletler şahane, patatesler şahane,yazın gittiğimizden havası şahane. Ama biz de ülkemizde bedava yaşıyormuşuz sayın okur.Oradayken neye elimizi atsak fiyatı üçle çarpmak moral bozuyordu:)E malum 1 euro= 3 TL.Şimdi burada her şeyi euro üzerinden değerlendirip sevinir olduk.60 TL 20 Euro mesela.20 kulağa çok az geliyor di mi?:)
Duru ile tatil, sevgili(!) THY, Amsterdam 'da Türkler, ne yenir ne içilir, nereler gezilir gibi başlıklarla yazmayı düşündüğüm çok bol fotoğraflı Amsterdam yazısı yolda !
7 Ağustos 2014 Perşembe
Çeşme, dondurma,çay
İlk akşam Alaçatı'ya gitmiştik, sonraki akşam otelde kalıp mini discoda takıldık.Üçüncü gün akşam rotamız Çeşme.
Alaçatıdaki hıncahınç kalabalıktan uzak, İzmir'in o güzel esintisini hissedebileceğiniz bir yer burası.Kulübün önünde poz veren küçük Çeşme yolcusu:
50 faktör güneş koruyucular, havuz kenarında elbise ile takılmalar, şapkalar ve tüm bu önlemlere rağmen sonuç; bir adet kara marsık.Deniz kenarında yanamayan gerçek beyazlara kılım.Annem mesela sadece kızarır:)
Bu da yavru marsık.Çok beyaz görünen ama annesi gibi kararıveren kızım.
Dondurmacı sırasında bir Murat :) Bu sefer ben yemedim, kilo mu aldım ne telaşı başlamıştı çünkü.
Favori dondurmacımız.Önünde her daim sıra var.
Baba kız dondrumacı güzelleri.Çeşme de ışıklar fotoğraf kalitesini çok bozuyor.Fotoğrafların hiç birini çok beğenmedim ama anıları belgelemek adına yazıya ekledim.
Kalp, kalp.
Geceyi deniz kenarında gezip, yorulunca oturup çay içerek noktaladık.Pek afilli çay bardaklarına rağmen içtiğim en berbat çaydı:)Çok azını içebildim kalanı Duru içmeye çalıştı.İki yudumda o da kesildi:)
Alaçatıdaki hıncahınç kalabalıktan uzak, İzmir'in o güzel esintisini hissedebileceğiniz bir yer burası.Kulübün önünde poz veren küçük Çeşme yolcusu:
50 faktör güneş koruyucular, havuz kenarında elbise ile takılmalar, şapkalar ve tüm bu önlemlere rağmen sonuç; bir adet kara marsık.Deniz kenarında yanamayan gerçek beyazlara kılım.Annem mesela sadece kızarır:)
Bu da yavru marsık.Çok beyaz görünen ama annesi gibi kararıveren kızım.
Dondurmacı sırasında bir Murat :) Bu sefer ben yemedim, kilo mu aldım ne telaşı başlamıştı çünkü.
Favori dondurmacımız.Önünde her daim sıra var.
Baba kız dondrumacı güzelleri.Çeşme de ışıklar fotoğraf kalitesini çok bozuyor.Fotoğrafların hiç birini çok beğenmedim ama anıları belgelemek adına yazıya ekledim.
Kalp, kalp.
Geceyi deniz kenarında gezip, yorulunca oturup çay içerek noktaladık.Pek afilli çay bardaklarına rağmen içtiğim en berbat çaydı:)Çok azını içebildim kalanı Duru içmeye çalıştı.İki yudumda o da kesildi:)
6 Ağustos 2014 Çarşamba
Mini disco gecesi, halk oyunları, Cemile
Otelde ilk gün harici pek denize gitmedik.Duru tuzlu diye sevmiyormuş denizi:) Sabah kahvaltıdan sonra havuza koşuyorduk.Öğlen 11'e kadar havuzda oynuyorduk.Su oyuncakları, diğer çocuklar, büyük havuzunda suya atlamaca oynama gibi aktivitelerle zaman su gibi geçiyordu.Murat böyle şeyleri pek sevmez.Neyse ki kızım benim gibi de suda tek başıma takılmıyorum artık:)
Alkoçlar otelde çok sevdiğim pek çok şey oldu.Bayram günlerinde odaya gazete ve kurabiye bırakmaları, banyodaki kutuda siyah lastik toka bulunması gibi bir sürü ayrıntıyı çok çok sevdim.Ama en çok çocuk kulubünü sevdim.{Bayıldım, hayran oldum, öldüm bittim.}
İçinde top havuzu , televizyon, boyama masaları olan bir oyun odası, küçük tuvaletler ve bahçesinde tahtadan salıncak, kaydırak bulunan bir parktan oluşan kulüpte üç tane öğretmen var.Çocuğu teslim ederken bir form dolduruyorsunuz ve çocuk sıkılıp çıkmak istediği zaman buraya yazdığınız cep telefonundan sizi arıyorlar, gidip çocuğunuzu alıyorsunuz.Havuzların yanında tahta bir çitle otelden ayrılan bir bahçenin içinde.
Duru da burayı bizim kadar çok sevdi neyse ki.11 de havuzdan çıktığında mayosunu değiştiriyor ve kulübe teslim ediyorduk.Bir saat kadar arkadaşlarıyla oynuyordu biz de kendi başımıza havuzun keyfini sürüyorduk.Sonrasında öğlen yemeği yiyor ve uyumak için odamıza çıkıyorduk.
Çeşme'nin havası o kadar güzel ki üçümüzde klimasız açık pencere önünde bembeyaz yataklarımıza uzanıp İKİ saat kadar uyuyorduk.Saat 15:00-16:00 gibi kalkıyor havuza dönüyorduk.
Akşam yemek sonrası Alaçatı ya da Çeşme'ye gitmeyi planlamıştık.İlk gün de Alaçatıya gittik biliyorsunuz.İkinci gün Duru yemekten sonra da kulübe gitmek istedi.O kadar eğleniyordu ki ona kıyamadık üstelik çocuksuz, iki yetişkin sevgili olarak tek başımıza uzun uzun yemek yemenin,sohbet etmenin tadını çıkarmak da çok çekici bir fikir gibi geldi.
Saat 21:30 da çocukları klüpten çıkarıyor, arka arkaya diziyor yemek yiyenlerin arasından geçirip küçük bir amfi tiyatroya götürüyorlar; mini disco.Biz bu noktada Duru'nun yanındaydık.Amfi tiyatrodaki kalabalığa, müziğe ve dans etmeye bayıldı.Yüz ifadesinden de anlaşılıyor sanırım:
Mini discodan sonra havuz başına geçtik.Halk oyunları ekibinin sahne alacağı söylendi.Gerçekten de pek çok farklı yöreden oyunlar oynayan muhteşem bir gruptu.
Onları beklerken Duru yan masada oturan ablayı ve yanında sigara içen delikanlıyı fark etti.Sigara içmenin ölümcül olduğunu bildiğinden o çocuk ölürse ablanın ağlayıp ağlamayacağını merak etti.Böyle garip meraklarına alışık olduğumuzdan güldük ama o ablaya sormamız için ısrar ediyordu."Yanındaki çocuk ölürse ağlar mısın?" diye soramam ben ama sen sorabilirsin dedim.Gidip kızcağızın tam karşısına geçti, gözlerini dikti.
Abla anlayışlı biriydi, adı Cemile'ymiş.Duru da saçma sorusunu sormadığından gayet iyi anlaştılar.Ablanın kucağına bile oturmak istedi.Annem duysa ağlar o kadar Duru'dan beklenmeyecek bir hareket:)
Ertesi akşam Cemile Abla ile yine ama bu kez asansörde karşılaştık.Akşam yemeği için çok özenli hazırlanmış, beyaz uzun bir elbise giymişti.Duru "Anne Cemile bu gece evlenmiş mi?" sorusu ile bizi çok güldürdü.Cemile Abla bu soruyu da duymadı neyse ki;)
Tatili yazmak çok hüzünlü oluyor.Neyse ki anlatacak bir kaç bir şey daha var ;)
Alkoçlar otelde çok sevdiğim pek çok şey oldu.Bayram günlerinde odaya gazete ve kurabiye bırakmaları, banyodaki kutuda siyah lastik toka bulunması gibi bir sürü ayrıntıyı çok çok sevdim.Ama en çok çocuk kulubünü sevdim.{Bayıldım, hayran oldum, öldüm bittim.}
İçinde top havuzu , televizyon, boyama masaları olan bir oyun odası, küçük tuvaletler ve bahçesinde tahtadan salıncak, kaydırak bulunan bir parktan oluşan kulüpte üç tane öğretmen var.Çocuğu teslim ederken bir form dolduruyorsunuz ve çocuk sıkılıp çıkmak istediği zaman buraya yazdığınız cep telefonundan sizi arıyorlar, gidip çocuğunuzu alıyorsunuz.Havuzların yanında tahta bir çitle otelden ayrılan bir bahçenin içinde.
Duru da burayı bizim kadar çok sevdi neyse ki.11 de havuzdan çıktığında mayosunu değiştiriyor ve kulübe teslim ediyorduk.Bir saat kadar arkadaşlarıyla oynuyordu biz de kendi başımıza havuzun keyfini sürüyorduk.Sonrasında öğlen yemeği yiyor ve uyumak için odamıza çıkıyorduk.
Çeşme'nin havası o kadar güzel ki üçümüzde klimasız açık pencere önünde bembeyaz yataklarımıza uzanıp İKİ saat kadar uyuyorduk.Saat 15:00-16:00 gibi kalkıyor havuza dönüyorduk.
Akşam yemek sonrası Alaçatı ya da Çeşme'ye gitmeyi planlamıştık.İlk gün de Alaçatıya gittik biliyorsunuz.İkinci gün Duru yemekten sonra da kulübe gitmek istedi.O kadar eğleniyordu ki ona kıyamadık üstelik çocuksuz, iki yetişkin sevgili olarak tek başımıza uzun uzun yemek yemenin,sohbet etmenin tadını çıkarmak da çok çekici bir fikir gibi geldi.
Saat 21:30 da çocukları klüpten çıkarıyor, arka arkaya diziyor yemek yiyenlerin arasından geçirip küçük bir amfi tiyatroya götürüyorlar; mini disco.Biz bu noktada Duru'nun yanındaydık.Amfi tiyatrodaki kalabalığa, müziğe ve dans etmeye bayıldı.Yüz ifadesinden de anlaşılıyor sanırım:
Mini discodan sonra havuz başına geçtik.Halk oyunları ekibinin sahne alacağı söylendi.Gerçekten de pek çok farklı yöreden oyunlar oynayan muhteşem bir gruptu.
Onları beklerken Duru yan masada oturan ablayı ve yanında sigara içen delikanlıyı fark etti.Sigara içmenin ölümcül olduğunu bildiğinden o çocuk ölürse ablanın ağlayıp ağlamayacağını merak etti.Böyle garip meraklarına alışık olduğumuzdan güldük ama o ablaya sormamız için ısrar ediyordu."Yanındaki çocuk ölürse ağlar mısın?" diye soramam ben ama sen sorabilirsin dedim.Gidip kızcağızın tam karşısına geçti, gözlerini dikti.
Abla anlayışlı biriydi, adı Cemile'ymiş.Duru da saçma sorusunu sormadığından gayet iyi anlaştılar.Ablanın kucağına bile oturmak istedi.Annem duysa ağlar o kadar Duru'dan beklenmeyecek bir hareket:)
Ertesi akşam Cemile Abla ile yine ama bu kez asansörde karşılaştık.Akşam yemeği için çok özenli hazırlanmış, beyaz uzun bir elbise giymişti.Duru "Anne Cemile bu gece evlenmiş mi?" sorusu ile bizi çok güldürdü.Cemile Abla bu soruyu da duymadı neyse ki;)
Tatili yazmak çok hüzünlü oluyor.Neyse ki anlatacak bir kaç bir şey daha var ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkımda
- Öykücü
- Bir anne, bir baba ve bir de çocuk.Aşk dolu, neşeli ve eğlenceli bir hayat umuduyla..



