12 Ağustos 2015 Çarşamba

Paris: Disneyland !

 
 
Disneyland gezisi Paris turunda katıldığımız tek etkinlikti.Disneyland şehre uzak, yoruluruz vs gibi sebeplerle katılmanın anlamlı olacağını düşündük.Normal bilet fiyatının neredeyse iki katı gibi bir fiyat verdik.Adam bizi götürdü, bir iki ipucu verdi ve gitti.Sonuçta gün bittiğinde çok yorgunduk ve arabayla otelimize bırakılmak çok iyi geldi ama yine de o kadar para aldı madem bizimle içerde kalmalıydı diye düşünüyorum.
 
Daha önce Paris'e giden bir arkadaşım tur yetkilisinin kendi adlarına sıra beklediğini bile söyledi.Ki bence içerdeki en büyük sorun bu sıra bekleme mevzusuydu."Disneyland değil Waitingland olmalı buranın adı" diyip durduk :)
 
Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık Disneyland'a geldiğimizde daha kapılar açılmamıştı.Biz de sıraya girdik.Kapı açıldığında insanların bir koşuşu var , ne oluyor diye şaşırdık.Sonra içeri gittik rehberin önerdiği bizim de filmini çok sevdiğimiz "Ratatouille" a doğru gidelim dedik yolun yarısında sırada insanlar gördük.Sorduk Ratatouille sırasıymış:)) Bekle bekle sıra ilerlemiyor meğer teknik bir arıza varmış.Bir süre sonra pek çok kişi sıradan çıktı.Biz inatla bekledik, iyi ki de beklemişiz tüm gezi içinde en çok eğlendiğim bölümdü!
 
Disneyland da iki park var.Aşağıdaki kötü kaliteli görselde görebileceğiniz gibi biri "Walt Disney Studios" diğeri "Disneyland Park" olarak geçiyor:
 
 
 
Bizim biletlerimiz her ikisi içinde geçerliydi.Bileti kaybetmediğimiz sürece bir o parka bir bu parka gidip gelebilecektik.Ama tabi bu uygulama pratikte olmuyor çünkü sıra beklemek ve parkın içinde gezmek o kadar yorucu ki bir parktan çıkıp diğerine yürüdüğünde dönecek halin kalmıyor.O akşam cidden pestilimiz çıkmıştı ve Duru yolda uyuya kaldı üstünü bile değiştirmeden yatağına bıraktık sabaha kadar uyumaya devam etti:))
 
 Ratatouille de özel gözlüklerle altı kişilik oyuncak farelere biniyorsunuz.Sonra bilgisayarla oluşturulan görüntülerin içine giriyorsunuz.O kadar gerçekti ki şampanya sahnesinde ben eğildim ve yüzümde patlayan şampanya zerreciklerini hissettim:)) Ya da mesela fırının altından geçerken sıcaklığı hissediyordunuz!
 
Ratatouille sırasında biz:
 
 
 
Sonra film çekimlerinin arka planını gösteren bir tren gezisine çıktık.Sıkıcıydı da en son bölümde biraz aksiyon vardı.Sıra beklemediğimiz yegane bölümdü diyebilirim:)
 
 





Bu parkta biraz daha gezindikten sonra yolda hediyelik eşya satan mağazalardan Duru kendine Mickey Mouse kulaklıklı bir taç aldı.Gelin duvağı şeklinde falan.Bu gelin olma hevesinin hastasıyım:) Kendinden geçmiş bir Duru:




Sonra parkın çıkışında bir iki fotoğraf çekip diğer parka gittik.İlk parkın önünde Duru ve ben (Mickeyli tacı aldıktan beş dakika sonra ben takıyorum):



İkinci parkın planı bu şekilde:






Önce içerde kullanmak için bebek arabası kiraladık.Arkasına çocuğun adını yazıyorsun ve gün boyu senle her yere geliyor.Kendi arabamızı içerde çalınır falan diye getirmemiştik.Sırada beklerken araba saatlerce başıboş bir kenarda bekliyor çünkü.

Frontierland dan başladık gezmeye.Orada gemi gezisine sıraya girmişken çok sıkıcı olabileceğini düşünüp sıradan çıktık.Korku evine girdik.Peh diyorum.Korkunç hiç bir şey yoktu.Çok benzerine İstanbul Vialand'da da gitmiştik.

Sonra çok acıktığımızı farkedip fish&chips yemek için bir yere girdik.Red kit çizgi filmindeki barlar gibi döşenmişti ve sahnede piyano çalan bir adam vardı.Çok lezzetliydi ve boldu.Üçümüze iki tabak bol bol yetti.





Yemekten sonra Adventureland'ı atlayıp Fantasyland'a geçtik.Burası Duru'ya hitap eden bir bölüm.

 
Şatolar, atlıkarıncalar, dönen fincanlar, uçan filler..Ama hiç biri akıl uçuracak şeyler değil.Akıl uçuran tek şey lanet olası sıra beklemek.Atlıkarınca için bir sıra bekledik inanamazsınız.O sırada bekleyen yanında çocuk olmayan yetişkin insanlara da bir sinir oldum anlatamam.Atlıkarınca ya! Koca kadın ve koca adam ne yapıyorsunuz burada gidip daha eğlenceli aktivitelerde sıra beklesenize.
 
Önceden araştırmadığım için de hangi aktivite iyidir, nerde bekleyelim pek bir fikrim yok.Turla bile gitsem çok sıkı araştırma yapmam gerektiğini böylece anlamış oldum.
 
Sonra meşhur Disney karakterlerinin turu{parade} başladı.Şu müzik eşliğinde o kadar gerçekçi ve güzellerdi ki! Duru babasının omzunda ben bir bankın üstünde seyrettik.Ben Duru'dan daha çok heyecanlandım.Peter Pan'a deli gibi el sallıyordum:) Atlıkarıncaya binen koca kadınları eleştiren koca kadın:)))
 
Sonra Discoveryland'e geçtik.Burada yaptığımız en büyük hata lazerli bir oyunda (Buzzlightyear lazer) saatlerce sıra beklememiz oldu.Öyle bir sıra ki pişman olsan da çıkamıyorsun:)
 
Sıranın sonlarına doğru bir yerlerde:
 
 
 
 
Bekle bekle sonuçta elindeki lazer tabancasıyla canavarları vurduğun bir oyun çıktı.{Çok benzerine Vialand'de de gitmiştik}.Bu oyunda şaşılacak kadar iyiyim neyse ki.Kocamın üç katı puan aldım ve en yüksek seviyenin bir altıydım:) Vialand de de aynı şey olmuştu herkesi ikiye katlamıştım atış dersleri falan mı alsam diye düşünüyorum o günden beri:)
 
 
Oradan çıkışta bir baktım "Space Mountain" diye bir aktivitede tek kişi olarak girerseniz bekleme süresi 15 dakika diyor.Ay bir çekici geldi.Nedir ne değildir anlamadan koşup girdim.Murat zaten böyle atraksiyonlara mesafelidir{akıllı adam}

Bir tren geliyor insanlar iniyor yeni kişiler biniyor ve tren gidiyor.Gelenlerin yüzüne baktım çok bir korku yok.Sualtı tüpü gibi bir yerden geçiyor herhalde diye düşündüm.Sıra bana geldi İspanyol bir teyzeyle bindik , korumalar takıldı.Ve.... Aman Allahım hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum sayın okur:)

Tüm gezi boyunca gözlerimi kapattım, yandaki teyzenin elinin tutmamak için kendimi zorladım.Önümdeki koruma açılacak diye öyle sıkı tutuyordum ki anlatamam.Yukarı fırladık, aşağı indik, yan gittik, ters döndük filan derken neyse ki bitti.İnerken ayaklarım titriyordu.Murat ve Duru'yu gördüğümde neredeyse onlara sağ salim kavuştuğum için ağlayacaktım:)))

Ama benle binen tiplerin bir kısmı yolculuk esnasında kamerayla kendilerini çekmişler.Ben gözümü açamazken! :)


Sonra araba sürme hastası kocam için "Autopia" diye 1950 model arabaların sürüldüğü bir yere gittik.Aman araba  sürme dendiğinde bir şey zannetmiştik.Ben Duru ile bindim Murat tek bindi.Arabayı önce biraz Duru sürdü sonra ben aldım ondan.Evet Duru sürdü ne kadar uyduruk anlayın:))

 
Artık yorgunluktan ölmüştük ve buluşma saatimiz de gelmişti.İkinci parktan çıkışta da pozlarımızı verdik:











İlk kez banyo yapmadan uyuduk.Duru'yu üstünü bile değiştiremeden uyurken bıraktık yatağa.Ertesi gün Louvre müzesine gidecektik.Yine en heyecanlı olan bendim:)



10 Ağustos 2015 Pazartesi

PARİS : Eyfel, kanal turu, Louvre müzesi bahçesi ve Lafayette alışveriş merkezi


Daha önce Amsterdam'a kendi başımıza gitmiştik ve her şey harikaydı.Ama bu kez çok uygun fiyata bir tur bulunca Paris'e turla gitmeye karar verdik.Amsterdam öncesi yaptığım deli araştırmaları yapmadım ama yine de Paris hakkında da neler yapabiliriz diye biraz bakınmıştım.

Turun en güzel tarafı havaalanında karşılaması oluyor.Bir de etrafta telefonla ulaşabileceğiniz yerel sisteme dahil Türkçe bilen birilerinin olmasının hissettirdiği bir güven duygusu.Nitekim bizi havaalanında karşılayan tur rehberi önce şehri gezdirdi.Panaromik tur.Çok bir şey değildi ama yine de az bir fikrimiz oldu.Şehrin numaratik yapısı hakkında söyledikleri ve simetrisi ile verdiği bilgiler bence çok anlamlıydı.

Paris'de her şey çok simetrik.Ağaçlar bile:) Ben şehri çok sevdim.Turist olarak en sıradan bir apartmanda bile harikulade heykeller olması beni çok etkiledi ama o apartmanlarda insanların 25 m2lik içinde tuvaleti bile olmayan evlerde yaşıyor olmaları düşündürücü tabi.Belediye gelip bu apartmanın temizlenmesi lazım diyor, temizliyor ve sonra da faturayı gönderiyormuş.O faturayı ödemek istemiyorsan o apartmanda oturmayacaksın.

Rehber bizi ilk olarak elbette Eyfel kulesine götürdü.Bence oldukça çirkin bir yapı ama sonuçta ünlü işte.Paris'e gittiysen her yerde görülen bu binanın önünde fotoğraf da çekileceksin dünya para verip en üst katına da çıkacaksın.Ama çocuksan Eyfel'in önündeki yeşilliklerde koşturmak kesinlikle çok daha anlamlı:


Bir iki fotoğraf sonrası aracımıza bindik.Bu sefer de rehber bizi bir şeyler yiyebileceğimiz ve alışveriş yapabileceğimiz bir noktada bıraktı.Biz nutellalı krep yedik, içinde Türklerin de çalıştığı parfümeri mağazası Benlux'e uğradık, bir markete girdik(şampuan,dişmacunu, çikolatalar, meyve aldık) ve sonrada buluşma yerinin karşısındaki bir havuzun kenarına oturup bu pozu çektik:


Yolda tur yetkilisiyle konuştuk ve Disneyland turuna katılmak istediğimizi söyledik.Ne büyük hata! Neyse bu ilerleyen yazıların konusu.Otelimize yerleştikten sonra hemen dışarı çıktık.Hedefimiz Şanzelize caddesi (Champs-Élysées).

Bu cadde lüks ve ihtişam dolu.Etrafta gezindik.Mercedes, Peugeot gibi firmaların açtığı mağazaları gezdik, hibrit otomobillere baktık, girişindeki ihtişamı aşağıda gördüğünüz Abercrombie&Fitch markasının bir sarayı andıran mağazasında turladık.



Yorulmuş ve acıkmıştık.Yurt dışında helal yemek konusundaki sıkıntıyı peynirli pizza ve balık ile çözmüş bir aile olduğumuzdan Şanzelize'de bulunan bir pizzacıya oturduk:



Pizzalar kocamandı.Ben ve Murat tek pizzayı da paylaşabilirmişiz aslında ama açlıktan gözümüz dönmüştü.Bir de çocuk menüsü vardı ki aynı pizzayı Duru bizim yarı fiyatımıza yedi.Çocuk menüsünde bir yaş sınırı var ve pizza birazcık daha küçük sanki.{Pizzaların tanesi 18 Euro idi.36 Euro biz 10 Euro Duru toplam 46 Euro.Üçle çarpın ama bana söylemeyin yüreğim kaldırmıyor:p}


Paris'de bulunduğumuz sürece rehberlerin en çok bahsettiği şey işçi sendikalarının çok güçlü olduğu, -Paris'de haftalık çalışma saatleri 35 saat bizde ise 45 saat ve ona da çoğunlukla uyulmuyor- dolayısıyla özellikle hizmet sektöründe çalışanların bizdeki memur zihniyetinde olduğu ve siparişimizin çok gecikebileceği, bizimle ilgilenilmeyeceği ihtimaliydi.Oysa ben Paris'te hayatımda gördüğüm en şirin garsonlarla karşılaştım.Siparişimizi hemen aldılar, pizzalar da hemen ve sıcak olarak geldi.

Üstelik bu pizzacıda Duru bir bardak kırdı.Arka masamızdaki Hintli tipler bize çok sinirlendi.Ama sonuçta bir çocuk ve kaza.Özür dilememe rağmen onların bu soğuk tavrı karşısında çok üzülmüştüm ki garson bana bakıp gülümseyerek "hiç önemli değil" dedi.Sonra o bardak parçalarını öyle bir tavırla süpürdü ki kendimi hiç rahatsız hissetmedim.

Pizzacıdan sonra Şanzelizeyi bir kez daha baştan sona kat ettik ve Zafer Takı'na ( Arc de triomphe de l'Étoile) geldik.Fotoğrafta arkamızda görülen yapı.Dikkatli bakarsanız üzerindeki küçücük insanları görebilirsiniz:




Paris de sıra beklemekten imanımız gevredi.Ama çok turist alan her yerde bu böyle ne yazık ki.Sonuçta bilet aldık ve Zafer Takı'nın üstünde bir sürü fotoğraf çektik:




Duru'suz olmaz:


Eyfel'i Murat'ın parmakladığı bu poz için oldukça uğraştık:



Zafer takından indiğimizde yorgunluktan bitmiştik ve hemen otelimize gittik.Ama herhangi bir araca binmeden yürüyerek gittik.O yorgunluğa rağmen içimizdeki keşfetme aşkı daha ağır bastı.Biz turistik yerlere yapılan ziyaretlerden daha çok şehrin sokaklarında gezmeyi seviyoruz zaten.Banyo yaptıktan sonra hemen yatıp uyuduk.Saati sabah 07:00 a kurdum.Sınırlı gün olunca bir şeyler kaçırmamak adına güne erken başlamak gerekiyor.

Fransa'da İbis Otellerden birinde kaldık.Çocukla gidilen tatillerde kalacak yerin temiz ve bilinen bir marka olmasına özen gösteriyoruz.Buna rağmen kahvaltı bizi hayal kırıklığına uğrattı.Gerçi Avrupa'da genel olarak bir kahvaltı kültürü eksikliği var.

Kruvasan, krep, reçel ya da nutella , iki çeşit peynir  yoğurt ve  meyve salatası.Her gün kahvaltıda sadece bunlar vardı.Yumurta , zeytin hiç görmedik.O meyve salatasını ilk günden sonra da almadık.İçindeki karpuzun kaç gün önce kesildiği anlaşılmıyordu Duru ağzından geri çıkardığında ona kızamadım bile:)



Ama tabi bu gezgin bir insanın tadını kaçıracak bir şey asla değil.Tereyağlı kruvasanları ben en çok çilek reçeliyle sevdim Duru da kahvaltıda sadece  nutellalı krep yiyebildiği için delice mutluydu:)

Kahvaltıdan sonra hemen Eyfel kulesine gittik.Hava oldukça serindi.Eyfel kulesi üç katlı.En üst katın belli bir kapasitesi var ve oraya çıkmak daha pahalı.Bence ikinci katla üçüncü kat arasında çok da bir fark yok ama oraya kadar gelmişken üçüncü kata çıkalım bari dedik.

Bebek arabasıyla on beş dakika kadar sıra bekledik, iki kez dedektörlü güvenlikten geçtik, üç asansör değiştirdik ve nihayet Eyfel'in en tepesindeyiz:


 

Allah var kule çirkin ama manzara şahane.Adamlar kalemle çizilmiş gibi bir şehir yapmışlar.Simetriye önem vermek şehri cidden güzelleştirmiş:




Pek çok ülkedeki kulelerle Eyfeli kıyaslayan bir tablo vardı.İşte bizim ülkemizin bulunduğu bölüm:


Hemen bu fotoğraftan sonra bir güvenlik görevlisi ile kavga ettik.Üçüncü katın merdivenle çıkılan bir üst katı daha var.O bölüm çok dardı ve asansörden çıktığımızda bir alana toplanmış üç dört çocuk arabası{puset} gördük.Biz de pusetimizi oraya bırakıp üst kata çıktık ve biraz fotoğraf çektik.İndiğimizde alanda kalan tek puset bizimkiydi.Elimize almıştık ben foto çekiyordum ki yanımızda bir kadın güvenlik görevlisi belirdi.

Bizi pusetimizi oraya koyduğumuz için azarlamaya başladı.Zaten Fransızlarda genel bir azarlama eğilimi var.Ama ağzının payını verince geri adım atıyorlar.

Efendim puseti neden oraya koymuşuz tam 15 dakikadır bizi bekliyorlarmış.Hanımefendi biz koyduğumuzda orada üç puset daha vardı oranın pusetler için özel bir bölüm olduğunu sandık dedim.Bir gün önce zafet takına çıkarken en üst bölümde puseti broşürlerin yanına koyun demişlerdi çünkü.

Hayır diyor kadın başka puset yoktu vay neden koydunuz.Bir de benle konuşurken dönüp o sırada telefonuyla uğraşan Murat'a azarlar bir tonla "sizinle konuşuyorum " demesin mi? Tepemin tası bir attı."Yalan söylemiyoruz orada başka pusetler de vardı ve zaten bizim puseti orada bırakmamız da sizin hatanız dedim.Güvenlik bizi uyarsaydı biz bunu yapmazdık diye ekledim.Girişte pusete takmak için bir kart verdiler ve ona sadece adımızı yazdık o zaman söyleselerdi biz de bırakmazdık, zaten iki kez güvenlikten geçtik vs vs".Kadın bir sustu."Tamam o zaman ben şimdi söylüyorum puseti bırakmayın"  dedi ama bambaşka bir tavırla.

Hah!

Eyfelden inip hemen karşıdaki kanal turu yapılan bölüme geçtik.Tur oldukça büyük bir tekneyle yapılıyordu ve üst kısım sanırım daha eğlenceliydi.Ama rüzgar ve havanın serin olması sebebiyle Duru'yu üşütmemek adına biz içerde kaldık.İçerdeki yaşlı bir çiftten başka kimse yoktu ki yukarıdaki rüzgara dayanamayan çocuklu bir aile de yanımıza geldi.

Duru yaşında bir kızları vardı ve çocuk çok girişkendi.Duru'nun yanına defalarca gelip gitti.Taytındaki Elsa'ları gösterdi ve sonuçta bizim yobaz Duru bile kıza ısındı.Yanımda getirdiğim boyama kağıtlarını ve boya kalemlerini çıkardım.Yere çöküp oturma bölümünü masa olarak kullanarak boyama yaptılar.

Boyama bitince Duru yaptığı eseri bana getirdi ve küçük kız da ona bakıp boyadığı çiçeği bana verdi.Gülümsedim ve boyamayı annesine vermesini söyledim.O İngilizce bilmiyordu ama babası söylediklerimi tercüme etti:)

Sonra kız da telefondan çizgi film açıp Duru'yu çağırdı ve birlikte Winx{Duru Dinx diyor} kızlarını izlediler.Her ne kadar "Duru bak kıza boyama verdin o da sana çizgi film izletti" dediğimde "ben o çizgi filmi sevmiyorum" dese de ben bu fotoğrafta arkadaşlıktan alınan zevki görüyorum:



 
Kanal turu sonrası bir Louvre yapabilir miyiz ki dedik.Başladık yürümeye.Haritadan bakınca oldukça yakın görünüyor ama git git bitmiyor baktık.Adım başı fotoğraf çektiğimiz için de olabilir tabi :P
 
  
 






Yoldaki bisikletli faytonlardan birine sorduk.Kadın müzenin çok uzak olduğunu ama adam başı 15 euroya götürebileceğini söyledi.30 eurodan 90 TL ediyor sayın okur! Biz toplam 10 Euro teklif ettik:P Kadın kabul etmedi ama biraz ilerdeki faytoncu adam işaret etti.


Yürümeyecek olmanın sevinciyle faytona bindik.Öndeki sarımsak kokulu amca da başladı bisikleti sürmeye.Şimdi olsa asla binmem.O yollarda sarsıla sarsıla, arabaların önüne atlaya atlaya bir gidişimiz vardı şu an bile aklıma gelince kızıyorum kendime.Burada da Duru tüm bu hengamenin içinde horul horul uyuyor {ve gıdım!}:



 
 
Korkmuşum ama fotoğraf çekmekten de geri kalmamışım.Bu da ışıklarda durduğumuzda faytondan görünen manzara:
 
 
 Louvre müzesine vardık ama meğer müze Salı günleri kapalıymış.Hehe.Neyse biz de biraz bahçesinde oturup etrafı izledik, fotoğraf çektik:
 
 
 
Duru kuş kovalarken bir görevli de kızımızın peşinde "matmazel matmazel" diye koşturdu.Çok şirindi.
 
Sonra da Paris'in  ünlü bir alışveriş merkezine gittik.Hava çok sıcaktı.Acıkmıştık ve hem dinlenebileceğimiz, hem klimalı bir ortam olduğu için burayı tercih ettik.
 
Çok ihtişamlı kocaman bir kaç binadan oluşan bu bölümde indirimli ürünler bile Euro'nun Türk Lirası'nın üç katı olması sebebiyle ucuz değildi.Alışveriş delisi zaten değilim, aklımda hiç bir şey de kalmadı açıkçası, çocuk bölümünde de Duru'ya mutlaka almalıyım dediğim bir şey olmadı.Oyuncak bölümüne geldiğimizde ise kızım oradaki bir bebeği çok istedi.Bebek de 75 Euro ve hiç bir numarası yok.
 
Ve sonuçta ben Duru'ya o bebeği aldım.O kadar mutlu oldu ki kasada sıra beklerken zıplayıp duruyordu.Ben 75 Euro'yu daha iyi harcayabileceğimi sanmıyorum.Bir avuç delice mutluluk aldık kızımıza:)
 
McDonalds da oturup fish burger yedik.Şimdiye dek McDonalds da yediğim en lezzetli şey! O iğrenç hamburgerleri ya da kötü tavuklara kıyasla balık inanılmaz lezzetliydi.İçindeki sosa bayıldım bittim.Yani şu an bile olsa yerim.Türkiyede daha önce neden denemediğimizi bilmiyorum!
 
Sonra da üst katlardan birinde buzdolabı magneti, küçük tepsi, gözlük kabı, cam kar küresi gibi Paris logolu ürünlerden aldım.
 
Bir kafede oturup tart yiyip çay içtik.Sonra yine sokaklarda gezmeye başladık.Duru McDonalds balığından çok yememişti ve aç olduğunu söyleyince yol üzerindeki bir pizzacıda oturduk.Burada da pizza şahaneydi, garsonlar çok kibardı ve  pizzalar 18 euro değil 8 Euro idi.Şanzelize caddesinin ne kadar pahalı olduğunu anlamış olduk:)
 
Yolda bir eczaneye uğradık.Sokaklarda dolaşa dolaşa otele gidip banyo yaptık ve sonrasında hemen uyuduk.Ertesi gün Disneyland'a gidecek olmanın heyecanı en çok beni sarmıştı.
 
 
 
 

Tatilden sonra dinlenmek..



Merhaba sayın okur:) Uzun bir süredir yoktum çünkü biliyorsunuz yıllık iznimin bir bölümünü kullanıyordum.

Bu bir haftada önce arabayla İstanbul'a gittik.Bir gece babam ve kardeşimle kaldık ertesi gün sabah Paris'e uçtuk.Üç buçuk gün Paris'te gezdikten sonra İstanbul'a döndük.O gece İstanbuldaydık sonraki gün sabah Eskişehir'e doğru yola çıktık.Eskişehirde iki gece kaldıktan sonra evimize dönüş yoluna geçtik.Konya'da bir yemek molasından sonra akşam saatlerinde evimize varmıştık.

Haftalık yemek programını hazırladım, Murat market alışverişini halleti, bavulu boşalttım, aldıklarımızı yerleştirdim,Murat tost yaptı birer tane yedik, banyo yaptık ve hemen yatağa koştuk.

Biraz yorgun ama çok mutluyum.Anlatacak çok şey, yayınlayacak yüzlerce fotoğraf var.Yaşasın.

Eyfel Kulesinin önünde ailece ilk pozumuz:)


 
 
 
Paris'i genel, Disneyland ve Louvre müzesi olarak üç bölümde anlatacağım.Paris hakkında internette  çok bilgi var.Ben daha çok biz neler yaptık, neler yaşadık onları anlatmayı planlıyorum.Yarın görüşürüz;)

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Kitap



Yine bir kitap yazısı ile karşınızdayım.Okuduğum kitapları kaldırmadan önce fotoğraflayıp buraya taslak olarak kaydediyorum ki yazmayı unuttuğum bir kitap olmasın.Bu fotoğraf çekildiğinde 'Efsane' kitabının devamı olan 'Deha'yı okuyordum ama onun bitmesinin beklerken yazmayı unuturum diye bu şekilde fotoğrafladım.Devam kitaplarını ayırmış oldum maalesef.

Ruhundaki zehirle yüzleş: Çok beğendim.Ve sanırım -ama emin değilim- bu kitabı ikinci kez okudum.Ama kitabı okurken çok hafif bir tanıdıklık hissi dışında bir şey hissetmedim.Ühü.

Çok azimli bir adli tıp doktorunun son dönemde otopsini yaptığı ölülerin arasında bir bağlantı olduğunu düşünüp konuyla ilgili yeni bir tür uyuşturucunun piyasaya sürüldüğünü düşünüp insanların uyarılması gerektiğini iddia etmesi ve bunun için canla başla mücadele etmesi anlatılıyor.Çok yakışıklı bir ilaç firması sahibinin de dahil olduğu macera çok sürpriz bir sonla bitiyor.Kitap boyunca o doktordaki gücün, kendine güvenin hayranı oldum.Tüm hayata hatta aşka karşı bile o kadar güvenli bir duruşu var ki!

{Meğer olayı araştıran polislerden biri rüşvet almasına engel olduğu için ortağını öldürmüş, bunu çalıştığı iş yerinin penceresinden gören bir kadın da polise şantaj yapmaya başlamış.Polis de ilaç firmasının başmühendisini şantajla kendisine deneme aşamasında bir uyuşturucu vermesi için ikna etmiş.Ve hatta bunu el altından satmış sonuçta hedeflediği kadın harici üç kişinin daha ölmüş olmasına aldırmadan.}

Efsane: Dünyada felaket olmuş.Amerika'da bölünmüş, bir grup insan Cumhuriyet adında bir ülke kurmuş.Etraflarındaki koloniler denilen ülkelerle devamlı savaş halindeler.Cumhuriyetin içinde koloniler adına savaşan Vatanseverler diye bir grup da var.Deneme denilen sınavlar ve veba salgınları cumhuriyetin halkının çektiği en büyük eziyet ve seçmen dedikleri yöneticinin en büyük gücü.

Kahramanlarımız Day ve June.Day kimseyi öldürmeyen ama cumhuriyete ciddi zararlar veren bir sokak suçlusu, 15 yaşında.June ise Cumhuriyetin deneme sınavında tam puan alan, eğitimli dâhisi.İki çocuğun yolu bir takım kumpaslar ve June'un abisinin öldürülmesiyle kesişiyor.

Bu türü çok sevmeme rağmen bu kitabı çok çok sevemedim.Yine de devam kitabını okudum ve elbette üçüncü kitabı da okuyacağım.Amaç kafamda hikaye yarım kalmasın.

Kurucunun kızı: Konu Efsane ile neredeyse aynı.Ama bu kitaba ba-yıl-dımmm! Nükleer savaş sonrası bir grup insan bir ülke kurmuş.Kuruluş aşamasında iki lider anlaşamamış ve küçük bir savaş sonrası kazanan taraf ülkeyi yöneten pozisyonunda diğer tarafında gönlü olsun diye "kurucu" olarak adlandırılıyor.

Nükleer savaşın etkisiyle nesilde bir takım anomaliler var ve elbette sayıları da çok az.Bu yüzden 16 yaşında yöneticilerin belirlediği eşlerle evleniliyor.Kurucuların yaşadığı nispeten fakir bölümle, yöneticilerin yaşadığı zengin muhitten gençler evlendiriliyor.Bölece aradaki anlaşmazlığın tarih olması hedefleniyor.İnsanlar hiç tanımadıkları ve ilk kez orada gördükleri o kişiyle evleniyorlar.

Devletin bir işleyişi ve kuralları var.Kurallara karşı gelenler çitlerin dışına atılıyor.Kurallar tartışılabilir çünkü bir tecavüzcü de , evlenmeyi reddeden bir kız da çitlerin dışına atılabiliyor.Hayat şu anda da o zaman da çok adil değil.

Kurucunun oğlu olan adam(esas kızın babası) da yıllardır yönetici pozisyonundaki adamdan(esas oğlanın babası) nefret ediyor.Zamanında dedeleri savaşmış ama nefret ailede devam ediyor.Ama bu nefreti asla göstermiyorlar ve zaten Kurucunun kızı ile yöneticinin oğlu da evlenecek.Ama  yöneticinin oğlu kurucunun büyük kızı ile evlenmesi gerekirken evlilik sırasını iki sene erteleyerek küçük kız ile evleniyor.

Kahramanımız olan bu küçük kız ablasından hem fiziksel hem ruhsal olarak çok farklı.Babası ve ablasının yıllardır anlattıklarıyla büyümü ve evlendiği çocuktan da ailesinden de nefret ediyor.Hedefi de evlendiği adamı gizlice öldürüp, kargaşa çıkarmak ve yönetimi babasının ele geçirmesini sağlamak.Ama evlendiği çocuk Bishop Lattimer ile tanıştıktan sonra, yaşadığı bazı olaylardan sonra kendisine anlatılan herşeyin gerçek olmadığını görüyor ve yapması gerekenleri sorgulamaya başlıyor.Bakış açısıyla, seçimleriyle çok çok sevdiğim bir karakter.Ivy Westfall ve Bishop Lattimer açık ara favori çiftlerimden oldu.

Bu kitabın sonu da , kitap okunurken olanlar da muhteşem.Devam kitabını iple değil halatla çekiyorum.Mutlaka okuyun!

Bu akşam eve gidip Paris gezimiz için bavul hazırlayacağım.Kıyafetlerimi seçmiş ve bir kenara ayırmıştım zaten, Duru'nun giyeceklerini de kendi kıyafetlerimi de bavula koyup, yanımda taşıyacağım sırt çantasını da hazırladıktan sonra yemek yer ve yürüyüşe çıkarız muhtemelen.Eşimin akşam yapması gereken önemli bir işi vardı ve o bitti.Artık her akşam yürüyüş yapalım diye bir karar aldık ve bugün de ilk gün.

Duru'yu pusetine koyup gündüze göre nispeten serin Adana gecelerinde yürümek, etrafı izlemek, sohbet etmek çok dinlendirici oluyor.Aklımızdaki pek çok sorunu çözüyoruz, biribirimize anlatmayı unuttuğumuz bir sürü şey olduğu ortaya çıkıyor konuşurken.Bakalım.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Havadan sudan..



* Gazeteleri okurken hiç bir habere inanmıyorum.Her şey bir film kurgusu gibi.Sanki birileri bizi bir şeye ikna etmeye çalışıyor.35 yaşında aynı senaryoları göre göre uyanıyor insan.Her seçim öncesi kazma vurulan her yerde petrol fışkırması gibi:)

Biz yine de AVMlerden uzak duruyoruz.Yalnız bombalardan konuşa konuşa Duru'yu çok korkutmuşuz çocuk markete zor girdi dün akşam:)) O da bu ülkede bir 30 yıl geçirsin o da öğrenir korkmadan korkarak yaşamayı.

* Önümüzdeki hafta Paris'e gideceğiz.Bu kez turla gidiyoruz diye çok fazla araştırma yapmadım.Valizim neredeyse hazır ve araştırmalara da yarın başlıyorum kısmetse.Verilebilecek her türlü tiyoya açığım, minnettar kalırım.

* Cumartesi kahvaltıda pankek yaparak günün güzel geçmesini garantilemiş oldum.Sonrasında da neredeyse evden hiç çıkmadık, sadece akşam yemek için en sevdiğim hamburgerciye gittik.Yemek sonrası haftalık market alışverişimizi yapıp eve geldik.Tüm gün evde olunca bir sürü iş hallettim, kitap okudum, kızımla oynadım, tavşanımıza baktım.Güzeldi.



*Pazar günü de çok geç kalktık.Kahvaltıya oturduğumuzda saat 12:00 olmuştu!! İstek üzerine ve herkesin en sevdikleriyle hazırladığım kahvaltım çok beğeni aldı.Duru'ya önce yumurtaya yatırılmış,yumurtayı emdikten sonra üzerine konan bol tereyağıyla fırına verilmiş doğal Karadeniz ekmeği ile hazırladığım özel tarif,Murat'a aynı ekmeğin yumurtasız sadece tereyağı ve kaşarlı versiyonu ve yanına bakır tavada tereyağına yumurta, kendime de sevdiğimden değil diyette olduğumdan bol peynirli bir omlet.



Sonra Mesut Abilerle bir balıkçıda buluşmak üzere sözleştik.Pek çok balıkçı denedik (biliyorsunuz) ama çocuklar rahat oynasın da biz de iki sohbet edebilelim diye pek güzel bir oyun parkı olan klasik mekanımıza gittik.

Önceleri her şey çok güzeldi.Duru ve Defne parktaki bir kıza kafayı taktılar ve harika bir takım oldular.Kıza ne çok sinir olduklarını anlatıp duruyorlardı.Duru'nun bebeğini istemişmişte, babamın silahı var demişmişte, sizin masaya geleceğim demişmişte.Böyle sudan bahanelerle kızcağıza yüz vermiyor sıpalar.

Ama sonra yemekleri bitti ve o kız kalkıp gitti.Sonra parkta başka bir kız yine Duru'nun bebeğini istediğinde Defne bu kez o kızın tarafına geçti nedense:) Duru o kıza bebeğini vermiyor diye küstüler:)

Kalkana kadar benim yavrum 'barışalım' dediyse de Defnoş bir türlü barışmadı.En son ayrılırken zorla öpüştürdüler onda da 'babamın hatırı için öptüm yoksa öpmezdim' diyiverdi:))

Bizimki de ' barışalım' diyor ama bebeği o kıza yine de vermeyecek:)) Bu paylaşma konusunda çok farklı bir yazı okudum geçenlerde ve o günden beri oyuncağını ver , bebeğini ver vs demiyorum kızıma.Yazıda kısaca büyükler olarak biri evinizi, arabanızı istese paylaşır mıydınız ki çocuklara baskı yapıyorsunuz deniyordu.Aklıma yattı ve zaten Duru yalvarsam da paylaşmadığı için erkeklik bende kalsın hesabı 'versen iyi olur' dan başka bir şey demiyorum:)

Balıkçıdan ayrıldıktan sonra biraz alışveriş yapmak için Ziyapaşa taraflarına gittik.Ben alışveriş yaparken Duru ve Murat kahve içtiler.Biraz Caribou da oturduk biraz Tchibo'nun kafesinde oturduk derken akşam oldu ve evimize döndük.

Duru'yu yıkadım, tavşana yem verdim, altını değiştirdim kendim yıkandım, ertesi gün giyeceklerimi hazırladım ve nihayet yatağa girdim.Gece yarılarına kadar kitap okumasam iyiydi aslında ama neyse ki bu satırları yazarken gün de bitmek üzere:))

Siz haftasonunda neler yaptınız?

24 Temmuz 2015 Cuma

Cuma yazısı: Zıplama yok, neşe yok sadece savaş var!





Bu blogda ülke gündeminden bir şey paylaşmamaya özen gösteriyorum.Burası ailece yaşadıklarımızı kaydettiğim bir yer.Ne yaptık, nereye gittik, ne hissettik kızım ilerde bilsin, ben de ara ara açıp okuyayım, yaşananlar kayıp gitmesin diye yazılıyor.Ama işte son dönemde gündem o kadar karıştı ki, neredeyse bir savaşa dahil olacak olma ihtimalimiz, saçma sapan terör örgütlerinin insanları katledip durması o kadar endişelendiriyor ki beni...

O terör örgütü, bu terör örgütü, biri sözde İslamcı, biri sözde özgürlük mücadelecisi ama sonuçta her ikisi de silahlarını aynı yerden alıyor.Tüm bu savaşlar, patlamalar, ölümler aynı kişileri zengin etmekten başka bir şeye yaramıyor.Bir kısmı savaşmak için, bir kısmı savunmak için ama her şekilde silah almak zorunda kalıyorsunuz.

Silah satıcıları silah satıyor ve kullanılan silahlarla yaralalananlar için ilaç alınması gerekiyor.İlaç satan tipler de silah satanlardan çok farklı değil.Biraz da onlar zengin olduktan sonra savaşta yıkılan yerlerin inşaası için bu kez inşaat firmaları devreye giriyor.Onlar da zengin olmuşken bu sefer silah satıcılarının silah sattığı, yabancı ülkelerin gelişmemesinden memnun olduğu zavallı bir başka yerde yine saçma sapan bir sebeple savaş çıkıyor.Haydi biraz da oraya silah, ilaç satalım, yeniden inşa edelim.

Her savaşın anlamsızlığı bu resme bakarak anlayabilirsiniz.Siz anlamlı bir şeyler için savaştığınızı sanıyorsunuz ama aslında tek yaptığınız zaten zengin birilerini, kötü adamları daha da zengin etmek.Bu yolda ölünce kahraman, şehit falan da olunmuyor ne yazık ki.Olduğunuz tek şey eli kanlı bir zavallı olmak.

Eli kanlı çünkü başka insanları öldürüyorsunuz, zavallı çünkü şu dünyadaki yaşam süremiz olan hepi topu 80 yılı heba ediyorsunuz.Eğer Allah inancınız varsa diğer dünyayı da mahvettiğinizi söylemiş olayım.Size verilen sonsuz ruhu kirletiyor, zamanınızı aptallığınızla boşa geçiriyorsunuz.

İslam cumhuriyeti kurmak için binlerce Müslüman öldürmek de nasıl bir mantıkla açıklanabilir? İnsanları Müslüman, Hristiyan, Budist diye kategorize ediyor değilim.Herhangi bir insanın öldürülme fikri beni dehşete düşürür ama belli bir din adına savaşan insanların zaten o dine inanan insanlara eziyet etmesi olayın ne denli saçma olduğunu göstermesi açısından önemli.



Neden bu olanların saçmalığını göremiyor ve gencecik çocuklar bu saçma örgütlere katılmak için hayatlarından vazgeçiyor? Hele Avrupa'da yaşayan , göreceli daha özgür ve refah içinde bir hayatları olan kadınlar neden bir terör kapanına kısılmak istiyor? Herşeyi bırakıp kaçma sonrası yaşadıkları ne kadar da korkunç! Tecavüz, bir sürü adamın sözde karısı olmak!!

Kendimi bildim bileli terörün içinde yaşıyorum.Hayatımı bir canlı bomba saldırısı olur mu, aman kalabalık yerlere gitmeyeyim, aman şu şehre karayoluyla gitmeyeyim, aman şu bölgeye gitmeyeyim diye geçirmekten BIKTIM! Haberleri açtığımda öldürülmüş gencecik insanlara ağlamaktan BIKTIM!!

Sadece kendi ülkemdeki değil tüm dünyadaki terör haberlerinden( 1, 2, 3, 4) BIKTIM! Din gibi insanlara iç huzuru sağlaması gereken, iyi olmayı öğütleyen bir sistem nasıl terörize olur?

Bu hafta sevdiğim linkler yok, okumanızı istediğim linkler var.Bir tek kişinin bile farklı düşünmesini sağlayabilsem o herkesin istediği dünya barışına biraz da olsa yaklaşmış olabiliriz belki.







22 Temmuz 2015 Çarşamba

Bayram




İş yerinde çok yoğun çalıştığım son bir kaç haftada 4 günlük bayram tatili çölde vaha gibiydi.İlk günü bakıcımızı  çağırdık ve biz Murat'la beraber zaman geçirdik.

Sabah birlikte kahvaltıya giderek başladık.Sütiş'te Duru yedi mi yemedi mi stresi yaşamadan, kendimden başka kimsenin ağzına faydalı bir şeyler tıkıştırmadan uzun bir kahvaltı yapıp , gazete okudum.Sohbet konumuz yine dönüp dolaşıp "Duru'nun ne tatlı" olduğuna gelse de olur artık o kadar diyoruz:)

Daha sonra sinemaya gittik.Çok uzun süredir sadece çocuk filmlerine gittiğim için bana çok iyi geldi.Şansımıza film de oldukça güzeldi.

Çıkışta eve gidip ertesi gün çıkacağımız tatil için valiz ve havuz çantası hazırladım.

3 günlüğüne Mersin'de bir otel ayarlamıştık.Tabi bu buraya yazmak kadar kolay olmadı."İstanbul'a mı gidelim?, Hatay'a mı gidelim?,Antep nasıl fikir?" den sonra Mersin kararı verildiğinde bu kez hangi otel sorunsalı başladı.Nihayetinde daha önce de gittiğimiz eski adıyla "Enerji Otel" e gitmeye karar verdik.

Otele gitmeden önce Mersin Gözne yaylasındaki Sar.nıç isimli klasik mekanımıza uğradık ve kahvaltı yaptık.Yorgun yüzüme ve Duru'nun garip ifadesine rağmen bu fotoğrafı çok sevdim:


Etrafta hafta içi her gün kahvaltı veren pek çok başka yer var.Ve biz de daha önce başka mekanlara da gittik ama en sonunda en bol çeşitli en lezzetli kahvaltının burada olduğunu düşündüğümüzden artık hep aynı yere geliyoruz.


Sonra otelimize giriş yaptık.Yıllar önce daha Duru yokken gittiğimiz bu otel o zaman kocaman havuzu ve uygun fiyatıyla gönlümüzü kazanmıştı.Şimdi otelde yenileme çalışmaları da yapılmış olduğu için -ve diğer otellerde yer bulamadığımız için- kalkıp gittik.

Otel çok eskiydi.Henüz tadilat yapılmamıştı.Enerji sendikasının oteli olduğu dönemde yeni sahibi satın almadan önce bir süre mültecileri ağırladığı için oldukça bakımsızdı.

Ama personel çok ilgiliydi.Kat görevlisinden, resepsiyona kadar herkes otelin eylül ayında büyük bir revizyon geçireceğini ve "çok iyi" olacağını söyledi.Otelin sahibi devamlı oteldeydi ve mesela havuz kenarında şemsiye sıkıntısı oldu anında adamlarına hemen o anda üç yeni devasa şemsiye aldırarak müşterilerini rahat ettirdi.

Denizi ve sahili aslında mükemmel.Mersin otellerinin büyük kısmının sahili yok, bir iskeleden denize giriyorsunuz.Sahilde kimsenin denize otel tarafından girmediğini gördük.Yan sitelerin bölümü doluyken bizim tarafta kimse yoktu.Denize girmeye çalıştığımız anda bunun sebebini de anladık : denizin için kocaman kayalarla doluydu!

Biz de sitelerin sahilinden girdik.Ama sonrasında açıktan iskeleye ulaşma çabasına girdik ve Duru yanımıza olduğu için yüzmek yerine yürüdük ve ayaklarımız gerçekten parçalandı.Hala topallıyorum:)

Öyle bir noktadaydık ki geri dönemiyoruz her yer kayalık, ileri gidemiyoruz her yer kayalık.Yüzmeye kalksan kayalar göğsüne değiyor o kadar yüzeyde.Kayalara basa basa iskeleye ulaştık.Kötü bir yarım saat geçirdik ama tatilin keyfini kaçırmadı bu durum.

Ertesi gün gittiğimizde otelin tuttuğu dört beş kişinin denizdeki kayaları söküp sahile atmaya başladığını gördük.Yeni sahip hiç bir konuyu atlamıyor anlayacağınız.Eylülden sonra bu oteli yeniden deneyebiliriz bence.

Yemekler az ama lezzetliydi.Otelde çok az kişi vardı hiç bir yerde izdiham olmadı.Akşam yemek sonrası havuz kenarında çocuk parkının yanına oturup çay içtik.Bura da "Duru parkta enne baba başbaşa" selfiesi:



İkinci gün öğlen otelin çok yakınlarındaki Karadeniz lokantasına gittik.Mıhlama ve Akçaabat köftesi yedik.Yanında gelen kızarmış Trabzon ekmeği, çay ve salata ile şölene dönüşen yemek en çok mıhlamacı, yarım kan Karadenizli Duru'yu mutlu etti:)


Duru bu tatilin en çok eğleneni oldu.Sudan hiç çıkmadı.Kimi zaman kolluklarıyla büyük havuzda salındı, kimi zaman çocuk havuzunda arkadaşlarıyla takıldı, denizde ayakları parçalanmadan yüzen tek kişi de kendisiydi ve yorulduğunda havuz kenarında oturup Türk kahvesini yudumladı:)

İşte su kuşu Duru'nun bir sürü fotoğrafından seçtiklerimle an an Duru bayramı:







Yazımı Can Yücel'in çok sevdiğim bir şiiriyle bitirmek istiyorum.Bayram dendiğinde ilk aklıma gelen,yaşadığımız ne çok bayram olduğunu düşündüren harika bir şiir:

Bayram

Can Yücel

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık...

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle...

En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.

"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!


Nice bayramlarda, tatillerde görüşmek dileğiyle...

Hakkımda

Bir anne, bir baba ve bir de çocuk.Aşk dolu, neşeli ve eğlenceli bir hayat umuduyla..